Kaçıncı yeni (III. yeni mi ?)

Şiir, ilk bakışta sadelik, rahatlık ve kolaylıktır. Ancak sonraki okuyuşlarda sesi ve biçimi yıkan, bazen geçmişi inkâr eden, parasız yatılıların, taşra doğumluların, hiçbir zaman ‘ümran’ görmemişlerin bir ‘sıçraması’, bakışımsızlıklar, sivillikler, uçtalıklar, atonallıklar vb. olabilmeyi başarmışsa şiirdir. Hemen her zaman, her yerde topun ağzına ilk tutulan sanat eseri ve sanatçı olur. Politikacısı, eleştirmeni, okuyucusu sahipsiz sandıkları bu alanda başıboş at koştururlar. Bilir bilmez yargılar verirler; şaşılası bir sorumsuzlukla göklere çıkarırlar kimi sanatçıyı, kimini yerin dibine batırırlar. Ödüllerle satın almaya çalışırlar onu; hapislerle, sürgünlerle, açlıkla susturmaya… Öte yandan ne sanatçı, ne de sanat eseri yoktan var olmadığına göre -bundan kastım Tanrısallık değil- onu hazırlayan, içinde yaşatan, destekleyen ya da iten çevrenin sanatçı ve eseri üzerinde, iyi ya da kötü, etkili olması kaçınılmaz, üstelik doğaldır da. Dolaylı ya da dolaysız etkisiyle okur kütlesi önemli bir ağırlık olarak vardır bir ülkenin sanat ve edebiyatında. Gerçekten, varlığı ve yetişmişliği sanat-edebiyat hareketine çok şey katan; ilkeliği, yetişmişliği; yani bir dereceye kadar yokluğu ise; ondan çok şeyler götüren bir etken. Sanatçının okuyucuyu düşünerek, onu kerteriz alarak eser vereceği demek değildir bu…

Söz konusu, bu karşılıklı etkilenme, bir duygu ve beyin alışverişidir. İşte şiir bunu da sağlar… Türkiye’de maalesef okunmayan bir şeyin, okunsa da yadırganan bir şeyin tartışmasını yapmak ne derece doğrudur bilemiyorum… Evet, farkındayım kimse bu akımı duymadım, duysam bile önüne gelen üçüncü yenici diyecektir… Benim yıllar önce yayımladığım manifestoyu henüz kimse inkâr etmiş değil… Bu da şiir özürlü bir toplum olduğumuzu, belli kişileri klişe yaptığımızın bir göstergesi… Bu akım Garip ve II. Yeni’nin karışımı bir karşı şiir, bir yenileniş ve arayış şiiridir. Yani ilk vasfımız II. Yeni gibi tepki şiiri olmadığımızdır. Basitlik, aleladelik ve sadelikten tutunda; edebi sanatlara özgürlük tanımaya varıncaya kadar her şey bu akımda serbesttir. Biz iki düşmanı dost yapabilmek için yola çıkmış bir üç kişiyiz. Garip ve II. Yeni’yi potamızda eritmeye çalışacağız. Rastlantısal değiliz. Salt şiiri biz de arayacağız ve onu bulacağız veya bulamayacağız. Mühim olan 50 yıl sonra biz hangi şiirle anımsanacağız? 80’lerden bu yana sıkça tartışılır bu konu ama sağlam bir temele oturtanını göremedim… İkincilerden sonra bir üçüncünün gelebileceğini kimse görmek ve kabul etmek istemiyor… En baba profesörlerinden tutun da en cahiline kadar herkesin hem fikir olduğu bir kabullenme bu… Edebiyatın esas problemi, edebiyat üzerine uğraşan gençlerin çok bay bilen proflar, doçentler yahut iki şiir kitabı okuyup okumadığı insancıklar tarafından edebiyattan soğutulmaya çalışılmasıdır… “Bilmem kim kadar şair mi olacaksın, yazar mı olacaksın, kadından şair olmaz” vs. diye dışlanan okuduğu edebiyat fakültesinde ne dergi çıkarmasına ne de sanatsal faaliyet yapılmasına izin verilmeyen “boş iş” olarak görülen acınası bir durumdan bahsediyorum… Sanat olmayınca, kendini sanatçı sanan sanatçılar meydanlara çıkıyor, ahlak yoksunu, ömründe bir defa şiir okumadan parazit gibi başkalarından çalarak geçinmeye çalışan ezik, bencil insanlar da… Şair, sevgiye ve hoşgörüye muhtaçtır.

Karşılıksız, şiir gibi, ‘şiirce’ bir sevgiye ‘sizin şair’, ‘bizim şair’ gibi nitelemelerle şairleri ‘takım’lara böldüğünüzde, ölüm ortalıkta kol geziyor demektir. Mesela bir yanıyla kötü bir Orhan Veliyle, diğer bir yanıyla da, duyarsız bir Nazım Hikmet ya da dinsiz bir Necip Fazıl kimin hoşuna gider? İnsanın elbette ebedi ve bedii zevkleri olacaktır ancak kendi zevkimizden hareket ederek yanlışa düşmek kadar aptalca bir durum da yoktur. Düş gücü gibi güçlü duyguları konu alan ve ebedi ifadenin daha özgür biçimlerini ele alan insanları biz nasıl kendi hayatımızdan atabiliriz ki? Şair, halkının yaşamından yerel renkler alarak zenginleşir. Bu sebeple belli bir kesimin malıymış gibi davranılamaz ona. Şair, evrenseldir… Ve şiir şöhret için, para için yapılmaz… Bu adam olamayanların adam olduğunu sandığı evredir… Şair, yergi üslubuyla toplumun ve dünyanın kokuşmuş, bozulmuş yöntemlerini eleştirebilmelidir. Birey olarak insanın ruh dünyasını hem tabii hem de sosyal çevresi içinde en ince ayrıntılarına kadar sergileyebilmelidir de… Şiiri öykü gibi okuyup, o tadı ondan bekleyemezsiniz. “Ne anlatıyor bu şiir?” sorusunu sorarsınız çoğunlukla. Hâlbuki sanatçı yaratış bir rastlantısaldır, “olsa da olur olmasa da” türünden bir etkinliktir onun için. Televizyonlar ne yazık ki okuyucuyu dayanıksız ve ben-merkezci bir zihniyete sokmuştur. Bunalan bir çağın şaşırıp kalan bir nesli de buna maalesef ses çıkarmamış ve bu yazgıyı kabullenmiştir. Televizyonlar da sanatı öldürüp bırakmıştır bu sayede… Sanat, erotizme ve pornomasyona kaymıştır. Hâlbuki cinsellik bir sanat değil bir beşeri ihtiyacın tezahürüdür. Sanat olabilmesi ancak evlilikten sonrasıdır. Yani çocuk yapmak ve yetiştirmek bir sanattır… En yalın örneklerimde bile anlamsız bir şiir oluşturmadım. Fakat çapraşık bir şiir yarattım. Tıkanıklığın, tekdüzeliğin önünü açtım, daha geniş alanlara akmak için-buna entelli bamya grubu da dâhil- yola çıktım. Aklın, dilin, bilincin ve alışkanlıkların üzerine yürüdüm. Tekdüzeliğin üstüne gittim. Argoyu şiire soktum. Bütün bunlar topluma sırt çevirmek, baskılardan kaçmak için yapılmadı. Şiir adına yapıldı… Bu bir gerekseme… Onu en uçlara götürürken, yine de gözü pek olmadığım kanısındayım. Çünkü sadece korkulara meydan okuduk. Bu akımın ölüsü belki belediye tarafından toplanacak ama mirası yenilen bir garip akraba da olacak aynı zamanda…

Şemalardan yola çıkarsanız; yanlış ve yanıltıcı yargılara varırsınız. Popülist endişemiz yok. Doğrusu “okuyucudan geniş ölçüde anlama çabası bekleyen bir şiir oluşu” dur bu akımın özelliği. Savunduğumuz şiirin yanında, savunduğumuz bu imkâna, bu rahatlığa, bu cesarete de bir baksınlar. Şiirimin özünde evvela ve her daim “insan” vardır, her yönüyle ve tüm cepheleriyle insan. Birey olma savaşı veren, aşkı seven ya da tam tersi ona söven veya korkan, Tanrı’ya yalvaran veya sitem eden, sevgilisine dert yanan, kadınlara ve hayata takan veya umursamayan, vurdumduymaz v.b. bir insan vardır. XXI. yy. şiirinin özelliği yani realiteleri: Bireycilik, absürdite ve inkârcılıktır. Bu açıdan bakarsanız III. Yeni yüzyılın en çağcıl şiiri olma özelliğine de sahip olacaktır. Dil, şiirin kendisidir… Puşkin’in meşhur ifadesiyle “çar” dır şair. Kimseye eyvallah etmeyen mağrur ve muzaffer bir kumandandır. Biraz asi, biraz dik başlı ve biraz gariptir… Ölüm, şiirin davetsiz konuğudur. Bu yüzden ölüm, şiirle birlikte anımsanmalı. Normal hayatta umursanmamalı… Umulmadık anda çıkıp dizelerin arasından gelecek bir şeyi fazla kafaya takmaya gerek yok şiir haricinde… “Şairlere ölüm yok” demek kolay da, nasıl yaşatacağız onları? Her neyse efendim ben tekrar ve tekrar bunları burada yazacak değilim… Nedir bu üçüncü yeni, kimin nesi, ne işe yarar, bunlardan ilerde yine bahsederiz…

Share via
Copy link
Powered by Social Snap