Emre Tamirciler yazdı; ”Bir adamın yıkılışı kaç mevsim sürer Asya”

Yaşanılan onca güzelliğe duyulan özlem yerini günden güne boşluğa bırakırmış ve kendi kurduğu kelimelerine küsermiş insan. Özlem dediğine hasret duydukça…

Her yeni bir güne uyanıp Allah’a şükrederken, çektiğim besmelenin ardından gönlüme doğan oldun her zaman. Adını yaşayarak ağladığım zamanların hesabını yapmakta uğraşmadım hiç. “Dünyam olmanı istedim!” olmadı… Dilerim olmadığım dünyamdan göçüp gittiğimde ahiretim olman için gelirsin yanıma. Hatırlamanın kolay, unutmanın zor olduğunu yaşarken, silahımın şarjörüne aşk diye doldurdum mermilerimi. Unutmayı seçtiğim vakit kalbime sıktım kurşunlarımı. Şimdi sen diye ölürken, bu kez yalnızlığımla gömecekler beni biliyorum.

Onca kalabalığın arasında yalnız kalırken dahi, adını sayıklamak huzuru yerleştiriyor yüreğime. Aramakla bulunmayan, ulaşılamayan bir aşktın sen, gecelerce kanatan… İzle şimdi karşıdan beni, bir adamın yıkılışını. Yarının ne getireceğini tahmin bile edemezken, kelimelerine bağlı kitapsız bir yazarın düşlerinde canlandırdığı ölü hikayelerle, yaşamaya çalışıyorum!
Tahmin etmezdim, yıllar sonra kilometrelerce uzaktan adını sayıklayacağımı… Suretin canlandığı zaman gözlerimde, kalbime ok gibi saplanan sancının tarifini yapmaya kelimelerim yetersiz kalırken, bir başkasıyla gerçeği ruhumda artçı depremler oluşturup, kalbimin enkazı altında can veriyor çocukluğum. Neylesin, hayattan ne kadar taviz verirsem o kadar geç kalıyorum yaşamaya. Kurduğum cümlelerde seni yaşatırken; uykusuzluğum oluyorsun, yalnızlığım oluyorsun. Yalnızlıktan korkmak nedir bilmezken, gecelere haykırışlarım yıldızları düşürüyor saçlarıma. Bir sigara eşliğinde devam ederken seni yazmaya. Aklını kaybeden bir adam 03.00-05.00 nöbetinde son sigarasını da yazdığı kalemin ucuyla söndürürken, küllerim damlıyor satırlarıma. Küllerinden doğmaksa yalan olmuş; bu sebeple kimsesizliğimden vurularak yeniden yaşamaya çalışmak, sabahına güneşin doğmasına müsade etmeyip gecemle eşdeğer sayıyorum günlerimi. “Annem” kadar merhametli bir kadın olmanı istemiştim senden, hayatıma “üvey baba” olmayı şeçtin sen. Hak veriyorum sana; İçinde büyütüp doğurduğun biri ile aynı teraziye koyamazsın bir başkasının evladını. Bu kadar hayrım yok muydu sende, ki böylesine sokaktayım!




Sorarım kendime, bir gidişine binleri kazanmak ne kadar doğruydu? Tüm doğrular sana çıkarken, affedemediğim duygularımdan intihar ediyorum kendimi. Her gece ölüyor, sabahları yeniden doğarak iliklerimi seninle kurutuyorum. Aklımı kaybedercesine yazıyorum, kaybettiklerimse hayatımı bana kazandırmıyor. Yabancıyız bir ömür birbirimize. Olur da yıkık bir kentte karşılaşırsak değmesin gözlerin gözlerime. Ben senin yanımda olmayışlarını çoktan unuttum, hatırladığım ise olduğun günlerde beni içinde hiç yaşatmadığın… Merak ediyorum, ara ara düşüyor muyum hiç aklına? Sarılıyor Musun geçmişine? Kaybediyor musun elindekileri? Zannetmiyorum… Anlıyorum, dibe vurdum aşk denen bu hayatın kuruyan köklerinde. İsterdim hayatımızın tohumunu atarak kök saldığım bu ağacın dallarında çocuklarım sallanıp meyvelerinden yemelerini. Olmadı…
Meyve de veremedim, ama sen tarafından defalarca taşlandım. Söyle bana; kaçtığım hayatıma küfür ederek mi yaşamalıyım, yoksa başkasıyla yaşayıp içimde ölmediğine mi? Saçlarına sarılarak affetmeli miyim seni, yoksa içimde bıraktığın yıkık bir kentin soğuğunda damarlarıma sen diye enjekte ettiğim uyuşturucumun etkisiyle mi yaşamalıyım bu karanlık mecrada?

Adını alfabeye küstürmeye çalıştığımda, neden kelimelerimde bana küsüyor biliyor Musun? Şiirlerimden adını eksiltmeye kalktığımda duygularım aklıma tecavüz ederek bir zaman sonra yine seni doğuruyor satırlarıma. Doğmak kazandırır belki bu hayatta ama ben kimliği belirsiz bir Doğum gerçekleştirdim bu hayatta. Kelimelerim her daim gebe kalsa da yarınlarıma, ben yine de bir hiç doğurmayacağım ardından bıraktığın hayatıma! Kürtajını gerçekleştirdim bu aşkın, içimde büyütmesemde aklımda yaşatmaya çalışıyorum sensizliği. Çünkü seni yaşatmaya çalışmak, sabahları yok edip sis bulutlarını indirmektir yeryüzüne. Bundan böyle yaşayabildiğin kadar yakın yaşa o hayatındakiyle. Gülüşleriniz bakışlarınıza karışsın. Parmak uçlarında can bulsun mesela ! Defalarca öpsün… Sana sımsıkı sarılıp, hayatındaki en değerli varlığın sen olduğunu hissettirip, o bir kere bile dokunamadığım dudaklarından öpsün defalarca. Sonra seni karşısına oturtup şehrin sessizliğini yaşarcasına huzuru yerleştirsin yüreğine. Geceleri sana sarılıp uyumanın değerini dünyayı kucaklamakla eşdeğer bilsin. Vaadettiklerinle değil, vaadetmediklerinle birlikte büyütsün içinde. İçinize bedensel arzular düştüğünde evire çevire değil de “O benim Kadınım” diyerek yaşamalı seninle. Aylar sonra bu ilişkiden bir evladınız olduğunda, çekirdek bir aile olarak gezerken kentin kalabalık caddelerinde, olur ya yalnızlığınla kol kola gezen bir adamla karşılaşırsan eğer, sakın ola ki bakma gözlerine. Yaşatma ona yıllar önce ki pişmanlığını. Anla işte kadın, değmesin gözlerin gözlerime… Olur ya bir kıvılcım değer, yeniden alev alırsa yüreğim bu kez yeniden yanarım sana.

Bu aşkın gidişini ben, bitişini sen kabullendin. Adını ararken kütüphane köşelerinde, sayfalarıma satır satır yazdım adını.

Gece sayıklamalarım oldun…!




Gidişine binlerce kelime yazmışken, gelişin olsaydı kim bilir neler dökülürdü gönlümden. Aklımdan çıkmadıkça acımla birlikte huzuru da yaşıyorum. Ahh benim 19 yaşım… Bu aşkın bitişini gözlerimle yazdım ben. Oysa gözlerle değil, yürekle yazmak gerekirmiş, bilemedim. Kimsesiz yarınlarıma her gün doğarken, günden güne ölüyormuşum da haberim yokmuş. En güzel çağlarımda yüzüm gülerken, gözlerimin ağlayışına şahit oldum. Günlerce alfabemi yazan kalemime tehditler savurdum, eğer onun adını bir kere daha yazarsan seni kırarım” diye… Ne kalemimi kırabildim ne de adını yazdığım kağıtlarımı yakabildim. Yüreğim yandı ama onlara hiç bir şey olmadı…

Kimsesizliğin kalbiymişsin meğer, bu yüzden bir vurgun yeridir yüreğim! Peygamber ocağında adını her gün anıp yıllar önceki yaşantılarımızı göz önüne getirerek aynı duyguları hissedebiliyorsa insan, söylesene ne kadar vazgeçmiştir hissettiklerinden? Karşısında iki kelimeyi bir araya getiremezken, nasıl böylesine sıralı cümleler kurduğumu sorma bana. Tuzlu kahvenden içip Allah’ın emri ile seni aile büyüğünden istemekti benim asıl niyetim. Karşımda bana bakıpta gülen gözlerin eşliğinde uzatıp işaret ettiğin fincandan bir damla alıp irkilmem, senin de o anı görüp gülücüklerinle birlikte video almak olmalıydı o akşamki heyecanımız. Günler sonrasında alışverişe çıkarak yüzüklerimizi seçip altına isimlerimizle birlikte “o gün”ün tarihi de yer almalıydı.

Evet kadınım, hepimiz bu hayattan Elbet göçüp gideceğiz fakat tarih bizi hiçbir zaman unutmayacak…

Gelinliğini de sen seçmeliydin mesela. Beline kadar uzanan kıvırcık saçların, sırt dekolteni örtmeliydi. “Bu nasıl olmuş?” Diye bana bakarken, gözlerindeki mutlulukla beraber şirinliğini görüp sana sımsıkı sarılmalıydım. İçime doğuyorsun be kadın, gözlerimden damlıyorsun… En son birine karar verip alarak nikahımızın kıyılacağı güne dair provalar yapmalıydık birlikte. Düğünümüzde “sensiz kaldığım günlerden kurtuldum” diyerek keyifle oynamalıydım mesela.

Ama hiçbiri olmadı…

Hani gözlerine uzun uzun bakarken kafamı hafif kımıldatmaya kalksam uçurumu yaşıyordum ya!
Gittiğin o günden bu yana Soğuk Mart gecesini defalarca yaşadım. Gecenin en karanlık saatlerinde, şimşekler çaktı gökyüzünde ve gözyaşlarımı sildi yağmurlar.

Gözlerimi izlemek ile gidişini seyretmek aynı olmasa da sana baktığım yerden gözlerimi ayırmak uçurumu yaşatıyordu bana. Hadi sana bir soru, neden aklımdasın hâlâ? Hayatımda olmadığın günlerden, hayatımda olduğun günleri çıkartırsak ortaya hayatımda hiç olmayışın doğuyor. Söyler misin bir sevda adamının hayatına kaç olmayış doğar? Olmayanlar ve olmayacaklar listesinde birinciliği her daim korudum. Oysa ben tüm bunlara rağmen “O benim olmalı” dedikçe hayat “olmamalı” cevabını verdi bana.




Çocukluğumu sende bırakarak terkettim ruhuma yansıyan gülüşlerimi. İçi sensizlikle dolu bir hayat kaldı geriye. Ellerimde yokluktan kalma şiirlerle yaşamaya çalışıyorum. Bu aralar aklıma kazınmış gibisin! Bir türlü çıkaramıyorum… Saate baktığımda akrep ile yelkovan hep seni gösteriyor. Sivil hayatımda odamın duvarındaki saate teklifimi kabul ettiğin dakikaya ikimizin resmini yerleştirdim. Her baktığımda akrep ile yelkovan üst üste gelmiş seni gösteriyor. Öyle mutlu oluyorum ki o vakit, büyüğünden ikram bir şeker alan çocuk kadar büyüyor kalbim. Ayrıldığımız günün saatine de yine aynı resmin ortadan kesilmiş halini koydum. Saat ayrılığa geldiğinde yüreğim burkuluyor. Bu kez şeker satarak geçimini sağlayan ama asla o şekerden yiyemeyen bir çocuğun dramını yaşıyor kalbim.

Aşksız kalmak kolay da sensiz kalmak çok zormuş bu hayatta. Aklıma ok gibi saplanan gözlerin, beni düşündüğünün göstergesi midir bilmiyorum. Eğer öyleyse yapma ne olur. Beni düşünerek hayatındaki insanı ziyan etme. Aklında Beni yaşatıp bedenini yaşlandırma onunla. Ya al aklımdan gözlerini yada saçların hiç dolanmasın hayatıma. Onlardan ayrılayım derken kokunu yaşıyor ve yine/yeni/yeniden aşık oluyorum sana. Bu aşkın gözyaşları bende, mendili ise sende kaldı. Gittiğin günden bu yana gözyaşlarımı kimsenin silmesine müsade etmedim. Acısını ben yüklendim ve bir başkası sefasını sürüyor bu aşkın. Hiç düşündün mü “kaç mevsim sensiz kaldım?” Diye. Allah’a el açıp dualar ettiğimde gökyüzünden binlerce kez yüreğime damlayan oldun sen. Kaç promil seninle doluyum bilmiyorum. İçimde yaşattığım sensiz soluklarım, kendi nefesimi çaresizce kesiyor. Sensizliği de soluyorum soğuk kış gecelerinde. Gözlerimi yumduğumda göz kapaklarıma doğuşun, hayatıma hoşgelişlerin oluyorken, şimdi sigaramın dumanında yok oluşlarını izliyorum. “Allahım aklımdakini gönlüme hayırlı eyle” diye dualar ederken aklımdaki çoktan nikah masasına oturup imzasını atmıştır belkide. Sonra; tanımadığım bir adamın sevgili eşinden aşk dileniyorum” düşüncesi geliyor aklıma, kendimden nefret ediyorum. Hani olsaydıkta olmasaydı sonumuz böyle… Yaşadığına dair tarafından aldığım mesajlarda sağlığımı kaybettiğim günleri arıyorum. Nasıl bir ateşti o, derecesini hatırlamıyorum. Sana koşarak geldiğim ayaklarım bile buz kesmişti, yüreğim hâlâ sımsıcakken…
milyonlarca insan arasından yüreğime yerleşensin, taht kuransın sen. İçimde varettiğin devletin karargâhında atıyor kalbim. Sorarım sana; benim içimde kurduğun devletten beni nasıl kovdun? Saçlarına şiirler yazardım kokunu duymadığım zamanlar. Hayatımda olup sana hasret yaşarken, içimde bir çocuk yaşatırdım. Bakışlarınla büyür, merhametinle beslenirdi. Sonra gittin… Başımı okşayıp saçlarımdan öpmekten vazgeçtin. O çocuk şimdi ne halde biliyor Musun? Ölmedi hâlâ yaşıyor… Hayatıyla beraber oyuncaklarına küsmüş bir halde yaşam mücadelesi veriyor. Koluma bağladığım serumla adını enjekte ediyorum damarlarıma. İçimde öyle güzel yaşıyorsun ki, kirletmeyeceğim seni bir başkasıyla.




Kimsesizliğimin tek nedeni ikimizin birbirine sırt dönmesidir biliyor Musun? Omuz omuza verebilseydik eğer belki de böylesine hüsran kusuyor olmazdım. Acılar insanı eksiltmez, aksine bazı taşları yerine oturturmuş. Ahh gözlerinin kahvesinden bir yudum dahi alamadığım Esmer kadınım… Aklıma düştüğün O an sakın titremesin yüreğin, adın kelimelere karışmasın ve yıllar sonra gelme kapıma. Çünkü ben seni ilk gördüğüm halinle sevdim, son bildiğimle değil…

Hayat dediğimiz bu yolda ilerleyebilirsiz de, olduğumuz yerde sayabiliriz de. Ben sana ulaşmak için dikenli yollarda yalınayak koşarken sen o yolda sır ettin kendini. Kaç misafir araç geldi otoparkına sen hatırlamazsın belki ama ben hepsinin fren telini kopararak yanından ayrıldıktan sonra uçuruma yuvarlanmasına sebep oldum. Kaç cinayet işledim bu aşkta, kaç bedeni kefensiz gömdüm dikenli yolların altına bilmiyorum. Tek bildiğimse en kusursuz cinayet bile seni bana getirmiyor. Şarkılar “Yine sevebilirim” diyor ama benim ailemden sonra sevebilecek bir hayatımın olmadığına çoktan inandım. Şarkılara tutunup şiirlerle yaşananın acısını ben sana nasıl anlatayım be sevgili?

Emre Tamirciler

Share via
Copy link
Powered by Social Snap