Moldova'da alışılmışın dışında bir rota!
Yazar Ali Uçar “insanları söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla değerlendirmeyi öğrendim”
01.11.2026 - Pazar 10:04
Bir fotoğraf karesiyle başlayan hikayesi, bugün kitapların sayfalarına uzanıyor. Yıllar önce metroda kitap okurken çekilen fotoğrafıyla önyargıların hedefi olan Ali Uçar, aradan geçen zamanda okurluktan yazarlığa uzanan bir yolculuğa çıktı. Ancak onun hikayesi yalnızca bir fotoğraftan ya da bir kitaptan ibaret değil insanı, toplumu ve hayatı sorgulayan bir düşünce yolculuğu. İlk kitabı Kitap Yüreğe Dokununca ile okurlarla buluşan Ali Uçar ile okuma kültürünü, yazarlığı, insan ilişkilerini, toplumsal önyargıları, ahlakı ve sosyal medyanın hayatımızda açtığı yaraları konuştuk. Zaman zaman kendi hayatından kesitler sunan, zaman zaman ezber bozan cevaplar veren Uçar, insanın kendisiyle yüzleşmesinden hayallerinin peşinden gitmeye kadar pek çok konuda dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Ali Uçar, hayatı, insanı ve kitapları merkeze alan düşüncelerini DS Kültür Sanat'tan gazeteci Abdussamed Tosun'a anlattı.
Abdussamed Tosun: Yıllar önce metroda kitap okurken fotoğrafınız çekildi ve küçümseyici ifadelerle paylaşıldı. O gün o fotoğrafı çeken kişi, aslında sizin değil, kendi önyargılarının fotoğrafını çektiğinin farkında mıydı sizce?
Ali Uçar: Asla kendi önyargılarının farkında olduğunu düşünmüyorum. Aslında bugün pek çok insanın en büyük problemi de bu; kendi önyargılarının farkına varmadan başkaları hakkında hüküm vermek. İnsanları tanımaya çalışırken çoğu zaman ön yargılarımızı bir ölçü olarak kullanıyoruz. Oysa bir insanı birkaç saniyelik bir görüntüyle, dış görünüşüyle ya da bulunduğu ortamla değerlendirmek ne kadar doğru olabilir? Bence insanları hemen belli başlı kategorilere koymak, haklarında kesin yargılara varmak yerine onlara zaman tanımalıyız. Çünkü insan, tanındıkça anlaşılır. Bir insana kim olduğunu, nasıl biri olduğunu gösterebilmesi için fırsat vermeliyiz. Belki de asıl mesele, insanları tanımadan önce onlar hakkında karar vermek değil, onlara hayatımızda nasıl bir yer edineceklerini gösterebilmeleri için alan açmaktır.
Abdussamed Tosun: Bir insanı birkaç saniyelik görüntüsünden tanıdığını düşünen bir toplumda, sizce insanı gerçekten tanımak neden bu kadar zorlaştı?
Ali Uçar: Friedrich Nietzsche'nin, “Ahlakın estetik standartları vardır” şeklindeki yaklaşımından hareketle şunu söyleyebilirim: Ahlaki eğitim yönünden gelişimini tamamlayamamış toplumlarda, insanları değerlendirmek için çoğu zaman bir görüntü yeterli oluyor. İnsanların nasıl düşündüğünü, nasıl bir karaktere sahip olduğunu, hangi değerleri taşıdığını anlamaya çalışmak yerine, yalnızca gördüğümüz üzerinden fikir yürütüyoruz. Oysa insanı tanımak, sadece gözle görmekle değil, onu anlamaya çalışmakla mümkündür. Theodore Roosevelt'e göre ise “Bir insanı ahlâken eğitmeden sadece zihnen eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır.” Bu sözde ahlakın insan hayatındaki ve toplum düzenindeki önemini çok net görüyoruz. Çünkü bilgi sahibi olmak tek başına yeterli değil; o bilgiyi hangi değerlerle, nasıl bir vicdanla ve hangi sorumluluk duygusuyla kullandığımız da önemli. Ahlaki açıdan yeterli bir eğitim alamadığımızda, davranışlarımızın başkaları üzerindeki etkisini ve yaptıklarımızın ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamakta da eksik kalıyoruz. Belki de bugün insanları birkaç saniyelik görüntüler üzerinden yargılamamızın temelinde, tam olarak bu ahlaki sorgulama eksikliği yatıyor.
Abdussamed Tosun: O olaydan sonra insanlara, topluma ve kendinize bakışınız değişti mi? Değiştiyse sizi en çok hangi düşünce sarstı?
Ali Uçar: O olaydan sonra hem olumlu hem de olumsuz anlamda birtakım değişimler yaşadım elbette. Mesela kalabalıklar içerisinde gerçekten iyi insanların var olduğunu ve bu insanların sayısının hiç de azımsanmayacak kadar fazla olduğunu gördüm. Bazen hiç tanımadığınız insanların gösterdiği samimiyet ve destek, insana dair umudunuzu yeniden yeşertebiliyor. Ancak bu süreçte bana ulaşıp binbir türlü sözler veren, fakat söylediklerinin hiçbirini hayata geçirmeyen insanlarla da karşılaştım. Söz ile davranış arasındaki uçurumu daha net görme fırsatım oldu. Bir de basın önündeki renkli görüntülerin, insanların zihinlerinde oluşturduğu imajların çoğu zaman bir illüzyondan ibaret olduğunu fark ettim. İnsanların gerçek kimlikleriyle görünmek yerine, başkalarının görmek istediği kişilere dönüşmeye çalıştıklarını gördüm. Sanki kimse kendi olamıyor; herkes kendi olmak yerine birilerinin beklentilerine göre hareket ediyor, adeta kendi kuklalarını yaratıyor. Bütün bunlar bana insanı tanımanın ne kadar zor, insanlara güvenmenin ise ne kadar hassas bir mesele olduğunu gösterdi. Artık insanları söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla değerlendirmeye daha fazla önem veriyorum. Hakan Günday'ın ilk romanı Kinyas ve Kayra adlı eserinde geçen şu cümlede kendimi bulduğum bir noktadayım: “Her şeyi bildiğim için vasiyetim tek bir cümle olacaktı: Beni yüzüstü gömün. Çünkü yeterince gördüm!”
Abdussamed Tosun: Çok kitap okuyan bir insanın mutlaka daha merhametli, daha adaletli ve daha anlayışlı olması beklenebilir mi? Okumakla insan olmak arasında nasıl bir ilişki var?
Ali Uçar: Çok kitap okumakla insan olunmuyor, adam da olunmuyor, merhametli de olunmuyor. Çünkü okumak tek başına insanın karakterini değiştirmeye yetmiyor. Önemli olan okuduklarımızı ne kadar hayatımıza taşıyabildiğimiz, öğrendiklerimizi davranışlarımıza ne ölçüde yansıtabildiğimizdir. Bakın, George Bernard Shaw şöyle söylüyor: “Dünyanın başına ne geldiyse aklı başında (makul) adamlar yüzünden gelmiştir.” Yani bugün yaşadığımız pek çok sorunun arkasında, eğitimli, okumuş ama sahip olduğu aklı ve bilgiyi doğru yönde kullanamayan insanlar yok mu? Bazen insanı düşündüren de tam olarak bu oluyor. William Wallace'ın dediği gibi, “Bütün insanlar ölür, ama bütün insanlar gerçekten yaşamaz.” Peki, kaçımız okuduklarımızla gerçekten iyi yaşıyoruz? Kaçımız kitaplardan öğrendiğimiz değerleri hayatımıza geçirebiliyor, başkasının hakkını gözetebiliyor, adaletli ve merhametli davranabiliyor? Bence asıl mesele, kaç kitap bitirdiğimiz değil, okuduklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür. Örneğin kitap bastırmadan önce benim de şöyle bir düşüncem vardı: Kitap yayımlayan yayıncı kuruluşların, yazarlarına karşı her zaman dürüst ve şeffaf bir politika izleyeceklerini düşünürdüm. Çünkü kitap, bilgi ve kültürle doğrudan ilişkili bir alan. Dolayısıyla bu alanda ticari kaygıların ve çıkar ilişkilerinin değil, öncelikle emeğin ve dürüstlüğün ön planda olması gerektiğine inanıyordum. Ancak zaman içerisinde yalanın ve kapitalizmin bu alanları da avucunun içine aldığını görmek beni gerçekten derinden sarstı. İşte o zaman bir kez daha anladım ki insanın çok okuması, çok şey bilmesi ya da kültürlü görünmesi onun iyi bir insan olduğunun garantisi değil. İnsanı değerli kılan, sahip olduğu bilgiden ziyade o bilgiyle nasıl bir hayat yaşadığıdır.
Abdussamed Tosun: O zaman en başa dönelim, Ali Uçar kimdir? Nasıl bir ev ve ailede büyüdü? Bize biraz Ali Uçar'dan bahseder misiniz?
Ali Uçar: Ali Uçar'dan bahsederken içim biraz kararıyor. İnsan en çok kendinden kaçarmış derler ya, sanırım ben de hep böyle yaptım. Bu tür sorulardan kaçınarak, üstünkörü cevaplar verip kendimi sıyırmaya çalıştım. Çünkü insanın kendini anlatması, bazen başkalarını anlatmaktan çok daha zor. Aslında gerçek Ali Uçar çocuk kaldı. Yani o hiç büyümedi ama hayalleri hep büyüdü. Bugün büyük Ali'nin yaptığı şey de küçük Ali Uçar'a verdiği sözleri birer birer yerine getirmeye çalışmak. İyi bir yazar olmak ve bu alanda ulaşabileceği en iyi noktaya ulaşmak. Belki de bütün çabam, çocukken kurduğum hayallere ve kendime verdiğim sözlere sadık kalabilmek. Kendi gücümü ve sınırlarımı fark ettiğimde insanlardan ve toplumdan umudumu kestim. Çünkü zamanla insanın ne kadar yalnız kalabildiğini, beklentilerinin ne kadar kolay kırılabildiğini gördüm. Ama kısaca kendimden bahsedecek olursam, üç çocuğuyla ayakta kalmaya çalışan bir annenin evladı olarak başladım yaşamaya. Maddi imkânsızlıklar da çocukluğumuzdan itibaren hep bizimleydi. Fakirlik, adeta sadık bir dostumuz gibiydi; nereye gitsek peşimizi bırakmıyordu. Fakat daha küçük yaşlardan itibaren yaşamın böyle olmaması gerektiği düşüncesi zihnimi kurcalamaya başladı. Sekiz yaşındayken edindiğim izlenim, dünyanın bütün yetişkinlerinin aptal olduğu yönündeydi. Büyüdüm, hayatı biraz daha tanıdım ve bütün bunları bildiğim hâlde gereksiz bir yaşamı sürdürmeye devam ettiğimi fark ettim. Sonunda asıl aptalın ben olduğumu düşünmeye başladım. Anton Çehov durumu ne güzel özetlemiş değil mi? “Sana bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber; henüz ölmedik, kötü haber; hala yaşıyoruz.” Sanırım benim hayatla ve kendimle kurduğum ilişkiyi anlatan en güzel cümlelerden biri de bu.
Abdussamed Tosun: Günümüzde bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Buna rağmen insanlar neden birbirlerini anlamakta, dinlemekte ve farklı düşüncelere tahammül etmekte zorlanıyor?
Ali Uçar: Öncelikle bilgili derken neye göre bilgili, bilgisiz derken neye göre bilgisiz diyoruz? Bilginin ölçütünü tam olarak neye göre belirliyoruz? Atomu yapan insan da bilgiliydi, hatta atomu kullanma aşamasında yer alan onlarca insan da... Ancak burada asıl sorgulamamız gereken şey, sahip olduğumuz bilgiyi ne amaçla ve nasıl kullandığımız. Çünkü bilgi sahibi olmak, her zaman doğru bir insan olmak anlamına gelmiyor. İnsanlar egoist, bencil ve kibirlidir. Bir şeyleri sessizce, kimseye göstermeden yapmaları çoğu zaman yeterli gelmez. Yaptıklarına şahitlik edecek, onları görecek ve takdir edecek insanların da olmasını isterler. Yani anlayacağınız, insanın içinde bitmek bilmeyen bir gösteriş merakı var. Descartes'in “Düşünüyorum, öyleyse varım” düşüncesini bile kendilerince farklı bir noktaya taşıyorlar. Sanki görünür oldukları, başkaları tarafından fark edildikleri ölçüde var olacaklarını ve bu şekilde ölümsüzlüğe ulaşacaklarını düşünüyorlar. Oysa insanın varlığı, başkalarının onu görmesine ya da onaylamasına bağlı olmamalı. Birbirimize tahammül edemememizin temel sebeplerinden biri de insan ilişkilerindeki iletişimsizlik, önyargılar ve duygusal mesafeler. Birbirimizi gerçekten dinlemiyor, anlamaya çalışmıyor, çoğu zaman karşımızdaki insanın ne söylediğinden ziyade ne söyleyeceğimizi düşünüyoruz. Bağ kurmayı, empati yapmayı, farklı düşüncelere alan açmayı ve sağlıklı bir diyalog geliştirmeyi bilmiyoruz. Herkes anlaşılmak istiyor ama çok az insan gerçekten anlamak için çaba gösteriyor. Aslında Isaac Newton'a atfedilen şu söz, içinde bulunduğumuz durumu çok güzel anlatıyor: “İnsanlar köprü kuracakları yerde, duvar ördükleri için yalnız kalırlar.” Bana göre bugün yaşadığımız bütün tahammülsüzlüklerin, iletişimsizliklerin ve birbirimize karşı geliştirdiğimiz mesafelerin temelinde de tam olarak bu yatıyor. Köprü kurmak yerine duvar ördükçe birbirimizden uzaklaşıyoruz. Sonra da neden kimsenin kimseyi anlamadığından şikâyet ediyoruz.
Abdussamed Tosun: Hayatınız boyunca okuduğunuz kitaplar arasında sizi yalnızca düşündürmekle kalmayıp kendinizi sorgulamanıza da neden olan bir eser oldu mu?
Ali Uçar: Hayatım boyunca okuduğum pek çok kitap beni düşünmeye, sorgulamaya ve hatta neyi, nasıl düşünmem gerektiği üzerine kafa yormaya sevk etti. Bazı kitaplar yalnızca yeni bilgiler öğretmekle kalmadı, hayata, insana ve kendime bakışımı da değiştirdi. Bununla ilgili sayabileceğim çok sayıda eser var. Ancak kısaca bir liste yapmam gerekirse; İnsan Ne İle Yaşar, Kendime Düşünceler, İvan İlyiç'in Ölümü, Martı, Don Kişot, William Shakespeare'in bütün eserleri, Cesur Yeni Dünya, Ütopya, Hayvan Çiftliği, 1984, İnsan Nedir?, Candide, Denemeler, Simyacı, Kırmızı Pazartesi, Körlük, Dorian Gray'in Portresi, Martin Eden, Demir Ökçe, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Sisifos Söyleni, Bulantı ve Sefiller bunlardan bazıları. Elbette sayamadığım daha pek çok eser var ve bu liste uzayıp gider. Bu kitapların her biri üzerine uzun uzun düşündüğüm, kendime sorular sorduğum zamanlar oldu. Mesela André Gide'in Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler adlı eserlerini bir fabrikada mola sırasında okumuştum. Kitabın daha ilk giriş cümlesi üzerine tam iki gün boyunca düşündüğümü hatırlıyorum. Yanılmıyorsam söz şöyleydi: “Nathanaël, Tanrı'yı her yerden başka yerde arama.” Bu cümlenin beni neden bu kadar derinden düşündürdüğünü bugün bile tam olarak bilmiyorum. Belki insanın aradığı şeyin çoğu zaman yanı başında olduğunu fark etmesiyle, belki de kendi iç dünyasına dönmesiyle ilgiliydi. Belki de Thales'in “Her şey tanrılarla doludur” sözü, bütün bu düşüncelerin özünü anlatıyordur. Çünkü bazen bir kitap yüzlerce sayfa boyunca anlatamadığını tek bir cümleyle insana düşündürebiliyor. Önemli olan da sanırım tam olarak bu: Kitabı bitirdiğinizde düşüncenin bitmemesi, aksine zihninizde yeni kapıların açılması.
Abdussamed Tosun: İnsan bazen yüzlerce sayfa okur ama kendisiyle hiç karşılaşmaz. Sizce insanın kendisini okuyabilmesi ne demektir?
Ali Uçar: Kilometrelerce yürümek ve insanın kendisine rastlayamaması... Bana göre bu pek mümkün değil. Çünkü insan, nereye giderse gitsin kendisini de beraberinde götürür. Ancak insanların çoğu kendiyle yüzleşmekten korkar. Kendi eksikliklerini, çelişkilerini ve hatalarını görmek yerine bunlarla karşılaşmamak için farklı yollar bulurlar. Daima karşılaştıkları benzerlikleri manipüle eder, kendilerini diğer insanlardan farklı ve özel bir yerde konumlandırırlar. Çünkü kendi düşüncelerinin biricik olduğuna, bir eşi ve benzeri bulunmadığına inanırlar. Oysa insan bazen kendisine dışarıdan bakabilmeyi, kendi düşüncelerini sorgulayabilmeyi de öğrenmelidir. Bence insanın kendisini okuyabilmesi büyük bir erdemdir. Kendiyle dürüstçe yüzleşebilmek, kusurlarını kabul etmek ve gerektiğinde kendini değiştirebilmek herkesin başarabileceği bir şey değil. Çok az insan bu hattı bilir ve o cesareti gösterebilir. Çünkü başkalarını eleştirmek, başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır; asıl mesele, insanın aynı sorgulamayı kendisine de yöneltebilmesidir. Bana göre insanın gerçek yolculuğu da tam olarak burada başlar.
Abdussamed Tosun: Bir zamanlar metroda kitap okuyan bir okurdunuz, bugün ise insanların okuyacağı bir kitabın yazarı oldunuz. Okurluktan yazarlığa geçmek size neler kattı? Biraz bu süreçten bahsedebilir misiniz?
Ali Uçar: Yazma eğilimim aslında kitap okuma eğilimimden çok daha önce başladı. Çocukluk ve gençlik yıllarımda duygularımı, içimde biriktirdiklerimi kağıda ve defterlere dökerdim. O dönemlerde yazmak, kendimi ifade edebilmenin en doğal yoluydu. Zamanla bu yazma isteği şiirlere dönüştü. Kendimi şiirler aracılığıyla anlatmaya, duygularımı ve düşüncelerimi dizelere sığdırmaya başladım. Ancak zihnimin bir köşesinde hep daha büyük bir hayal vardı: İyi bir yazar olmak, insanlara dokunabilecek eserler ortaya koymak. On sekiz yaşımdan sonra roman ve öykü denemelerim başladı. Fakat büyük yazarları okumaya başladıkça kendi yazdıklarım bana hep sıradan geliyordu. Özellikle dünya klasiklerini kaleme alan o büyük isimleri tanıdıkça yazarlığın ne kadar büyük bir emek, birikim ve düşünce gerektirdiğini daha iyi anladım. Onların kaleminden çıkan eserleri okudukça hem hayranlığım arttı hem de kendime koyduğum hedefler büyüdü. Ne yazarlardır onlar! İnsan, bazı eserleri okuduktan sonra yazmaya değil, önce daha çok öğrenmeye ve kendini geliştirmeye ihtiyaç duyduğunu anlıyor. Okurluktan yazarlığa geçmek bana en çok sabrı, kendimi sorgulamayı ve kelimelerin sorumluluğunu öğretti. Artık yalnızca okuyan değil, yazdıklarıyla da birilerine ulaşmaya çalışan biriyim. Fakat bunu bir varış noktası olarak görmüyorum. Hala öğrenecek, okuyacak ve kendimi geliştirecek çok şeyim var. Bugün de yarın da, hatta ömrüm yettiğince, o büyük yazarlar kadar iyi bir kaleme sahip olabilmek için gelişmeye devam edeceğim.
Abdussamed Tosun: Kitap Yüreğe Dokununca kitabınızın adı oldukça anlamlı. Sizce bir kitap gerçekten insanın yüreğine dokunabilir mi?
Ali Uçar: Evet, kitabın ismini yayınevi, benim kitaplara duyduğum sevgiden yola çıkarak seçti. Elbette bunun bir anlamda satış politikası gereği tercih edilmiş olabileceğini de söyleyebiliriz. Ancak isimden bağımsız olarak, bir kitabın insanın yüreğine dokunabileceğine gerçekten inanıyorum. Bir insan size sesiyle sarılabiliyorsa kitaplar neden sarılmasın? Bence bir kitabın en büyük gücü, hiç tanımadığınız bir insanın duygularına, düşüncelerine ve hatta en derin yaralarına ulaşabilmesidir. Burada önemli olan, bir insana dokunurken onu incitmemektir. Çünkü bazen dokunduğumuz yer, insanın en hassas yarası; bazen de yeniden yeşermeyi bekleyen umududur. Bir kitap, insanın kendinde bile fark edemediği duyguları ortaya çıkarabilir. Belki yıllardır içinde sakladığı bir acıyı hatırlatır, belki de unuttuğu bir umudu yeniden canlandırır. Bununla ilgili benim de unutamadığım bir okuma deneyimim var. Stefan Zweig'in Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı eserini okurken gerçekten çok ağlamıştım. Üstelik işten servisle eve döndüğüm bir sırada, etrafımda onlarca erkek olmasına rağmen gözyaşlarımı tutamamıştım. Kendimi öyle kaptırmıştım ki kitabın dünyasından çıkamamıştım. O an anladım ki bazı kitaplar yalnızca okunmuyor, insanın içinde yaşanıyor. Hani toplumda erkekler ağlamaz diye bir düşünce vardır ya... Ben biraz farklı düşünüyorum: Erkekler ağlamaz değil, bazen kitaplar ağlatır. Hem de hiç beklemediğiniz bir yerde, hiç beklemediğiniz bir anda..
Abdussamed Tosun: Bu kitabı yazarken kendinize şu soruyu sordunuz mu "Ben okura ne anlatmak istiyorum ve okurun içinde ne bırakmak istiyorum?"
Ali Uçar: Elbette. Kitabımın okura bir şeyler anlatmasını, onu bazı düşüncelerle baş başa bırakmasını ve okuduktan sonra zihninde yeni sorular oluşturmasını hedefledim. Benim bu konuda bir sözüm var: Yaşadığımız süre boyunca okuduğumuz her kitap, bize yaşamın başka bir anlamını anlatır ve bizi farklı bir hayata bağlar. Çünkü her kitap, insanın dünyasına yeni bir pencere açar. Bazen daha önce hiç düşünmediğimiz bir şeyi sorgulatır, bazen de bildiğimizi sandığımız gerçeklere başka bir gözle bakmamızı sağlar. Temelde okura anlatmaya çalıştığım şey şuydu: Kayıplar aynı zamanda birer kazanımdır. İnsan bazen bir şeyleri kaybetmeden neye sahip olduğunu, bazen de bazı şeyleri geride bırakmadan nereye ulaşabileceğini anlayamıyor. Hayatta yaşadığımız her acının, her kırılmanın ve her hayal kırıklığının içinde başka bir anlam gizli olabilir. Dünyadaki bütün güzel şeylerin bir felaketin ardından geldiğini düşünüyorum. Belki de insan, en çok zor zamanlarında kendisini ve hayatı tanıyor. Okurun kitabımı bitirdiğinde yalnızca bir hikâyeyi tamamlamasını değil, kendi yaşamına dair de bazı şeyleri yeniden düşünmesini istedim. Bundan sonraki eserlerimde de yaşamı, insanı ve hayatın anlamını sorgulayarak yazmaya devam edeceğimi çok iyi biliyorum. Çünkü benim için yazmak, yalnızca bir şeyler anlatmak değil, aynı zamanda sorular sormak ve insanı kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarmaktır.
Abdussamed Tosun: Henüz kitabınızı okumamış ve yazarlık hayali kuran, ancak ekonomik koşullarından veya çevresinin önyargılarından dolayı kendisini yetersiz hisseden insanlara ne söylemek istersiniz?
Ali Uçar: Böyle düşünen pek çok yeni yazar arkadaşımdan mesajlar alıyorum. Aslında bu süreçlerden hemen hemen her yeni yazar geçmiştir. Çünkü başlangıçta yeterince deneyiminiz yoktur. Henüz yolun başındasınızdır ve ister istemez kendinizi başka yazarlarla kıyaslamaya başlarsınız. Onların eserlerine, başarılarına ve geldikleri noktalara bakıp kendi yazdıklarınızı yetersiz görürsünüz. Üstelik çoğu zaman iyiyi değil, kötüyü, hatta en kötüyü çağrıştırırız zihnimizde. Korku, cahil bir pençe gibi düşüncelerimize sarılır ve bizi harekete geçmekten alıkoyar. Bence bu işin en önemli unsuru cesarettir. Bakın, ukalalık demiyorum; cesaret diyorum. Çünkü cesaret, insanın sahip olduğu ve kolay kolay taklit edilemeyen o muhteşem güçtür. İnsan bazen yeterince iyi olmadığını düşünerek kendisine fırsat vermiyor. Oysa yetersiz olup olmadıklarına kendileri karar vermesinler. Bu çok büyük bir yanılgı. Henüz başlamadan kendinize bir sınır çizmek, belki de gerçekleştirebileceğiniz en büyük hayalin önüne geçmek demektir. Ekonomik koşulların, çevrenin önyargıları veya deneyimsizlik insanın önünde engeller oluşturabilir ama bunların hiçbiri hayallerinden vazgeçmek için tek başına bir sebep olmamalı. Bir de şunu söylemek isterim: Benim kitabımı henüz okumamış biri elbette çok büyük bir şey kaybetmiş değildir. Bu konuda Oscar Wilde kadar ukalaca davranmayacağım. Hani bir gün Wilde ile röportaj yapan gazeteciler kendisine dünyanın en iyi on kitabının hangileri olduğunu soruyor. Wilde ise sinirlenerek, “Ama ben daha sekiz tane çıkardım” diye cevap veriyor. Ben de böyle bir iddiada bulunacak noktada değilim. Ancak şuna inanıyorum: Benim okuma azmimi, yazma çabamı, bu uğurda verdiğim emeği ve kendimi geliştirmek için gösterdiğim gayreti görmeyen biri gerçekten çok şey kaçırmıştır. Çünkü benim için yazarlık yalnızca kitap yayımlamak değil, o noktaya gelene kadar verilen mücadelenin de kendisidir.
Abdussamed Tosun: Sosyal medyada herkes mutlu, başarılı ve güçlü görünmeye çalışıyor. Sizce insanlar artık hayatlarını yaşamak için mi, yoksa başkalarına göstermek için mi yaşıyor?
Ali Uçar: William Shakespeare, Othello adlı eserinde şöyle söylüyor: “İnsanlar göründükleri gibi olmalıdır. Eğer değillerse, hiç görünmesinler daha iyi.” Bence de tam olarak böyle. Çünkü bugün geldiğimiz noktada neredeyse hiç kimse kendi gibi değil, kimse özgün değil. İnsanlar yaşadıkları hayatı olduğu gibi göstermek yerine, başkalarının görmek istediği bir hayatı sergilemeye çalışıyor. Dindar görünmek için başörtüsü takmak gibi bir şey bu sosyal medya davranışları. Mutlu görünmek, zengin görünmek, klas görünmek, gezen görünmek, araştıran görünmek, okuyan görünmek, iyi giyinen, yiyip içen ve güzel bir hayat yaşayan biri gibi görünmek.. Sanki önemli olan bunları gerçekten yaşamak değil, başkalarına yaşadığını göstermek. Daha da korkuncu, insanlar birbirlerini bu konuda sürekli daha iyisini sergilemeye itiyor. Birinin gösterdiği hayat, diğerine yetmiyor; herkes bir başkasından daha mutlu, daha zengin, daha başarılı ve daha kusursuz görünme yarışına giriyor. Bu yarışın içinde gerçek hayatın kendisi giderek anlamını kaybediyor. İnsanlar anı yaşamak yerine o anın fotoğrafını çekmeye, bir sofranın tadını çıkarmak yerine onu paylaşmaya, bir yolculuğun keyfini sürmek yerine başkalarına ne kadar güzel yerlerde olduklarını göstermeye odaklanıyor. İşin daha korkunç tarafı ise reklam ve etkileşim uğruna aile hayatlarını bile akılalmaz hâllere sokmaları. Özel hayatın mahremiyeti, çocukların dünyası, aile içindeki en doğal anlar bile kazanç elde etmek adına birer gösteri malzemesine dönüşebiliyor. Bütün bunları düşündüğümde insanın kendisine şu soruyu sorması gerektiğine inanıyorum: Biz gerçekten mutlu olmak mı istiyoruz, yoksa başkalarının bizi mutlu sanmasını mı? Çünkü bana göre insanın en büyük kayıplarından biri, kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarına göstereceği bir hayat inşa etmeye başlamasıdır.
Abdussamed Tosun: Kitabınızı okuyanlardan aldığınız tepkiler arasında sizi en çok etkileyen bir yorum oldu mu?
Ali Uçar: Kitabımı okuyanlardan aldığım tepkiler arasında beni oldukça etkileyen mesajlar oldu. Bunlardan biri özellikle hafızamda yer etti. Yıllar önce metroda kitap okurken çekilen fotoğrafımla tanınmıştım. Bir okurun bana, aynı metro hattında bu kez benim kitabımı bitirdiğini söylemesi benim için çok anlamlıydı. Bir zamanlar başkasının kitabını okurken dikkat çeken biriydim, şimdi ise başka bir insanın yolculuğuna kendi kitabımla eşlik ediyordum. Sanırım bu, benim için oldukça özel bir karşılaşmaydı. Elbette kitabın özünü gerçekten anlayan, satırların arasında anlatmak istediklerimi yakalayan ve bunu benimle paylaşan okurların mesajları da beni çok etkiliyor. Çünkü bir yazar için yazdıklarının bir başkasının düşüncelerine, duygularına ve hayatına dokunduğunu görmek çok kıymetli. Bir de hayatında ilk kez kitap okuduğunu söyleyen ama benim kitabımı elinden bırakmadan bitirdiğini anlatan okurlar var. Onların mesajları benim için ayrıca değerli. Çünkü bazen bir insanın kitaplarla kuracağı ilişkinin ilk adımına vesile olmak bile başlı başına büyük bir mutluluk. Bütün bunlar, yazmaya devam etmem için bana güç ve motivasyon veriyor.
Abdussamed Tosun: İlk kitabınızın ardından yeni bir eser üzerinde çalışıyor musunuz? Varsa yeni kitabınızdan biraz bahseder misiniz?
Ali Uçar: Evet, şu anda gerçek bir hikâyeden yola çıkarak ikinci eserimi yazıyorum. İkinci kitabıma konu olan bu hikâyeyi bundan yirmi iki yıl önce duymuştum. O dönemden beri zihnimin bir köşesinde hep varlığını korudu. Beni öylesine etkilemişti ki uzun yıllar boyunca hikâyeyi kendi içimde evirip çevirdim, farklı yönleriyle düşündüm ve nasıl kaleme alabileceğimi sorguladım. Aslında bazı hikâyeler vardır, duyduğunuz anda sizi bırakmaz; yıllar geçse de zihninizde yaşamaya devam eder. Benim için de bu hikâye tam olarak böyle oldu. Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bu eseri artık yazıya döküyorum. Elbette böyle bir hikayeyi kaleme almak ciddi bir sorumluluk ve emek gerektiriyor. Bu nedenle acele etmeden, üzerinde titizlikle çalışıyorum. İlk kitabım benim için önemli bir başlangıçtı ancak ikinci eserimin çok daha farklı bir yerde duracağına inanıyorum. Hatta bu eserin benim ustalık eserim olacağına güvenim tam. Bakalım yıllardır zihnimde taşıdığım bu hikâye, okurun yüreğinde nasıl bir karşılık bulacak.
Abdussamed Tosun: Biraz da günlük yaşamdan konuşalım. Günlük hayatınız nasıl geçiyor? Vaktinizi nasıl kıymetlendiriyorsunuz?
Ali Uçar: Günlük yaşantımın büyük bir bölümü vardiyalı çalıştığım işimle geçiyor. Dolayısıyla zamanımı biraz da çalışma düzenime göre şekillendirmek zorundayım. İş dışında kalan zamanlarımı ise mümkün olduğunca okuyarak ve kendime yeni şeyler katarak değerlendirmeye çalışıyorum. Kitap okumak benim için yalnızca bir alışkanlık değil, aynı zamanda hayatın yoğunluğundan uzaklaşıp kendi dünyama dönebildiğim özel bir alan. Sosyal medyaya oldukça az vakit harcıyorum. Açıkçası sosyal medya bana başlı başına biraz boş geliyor. Çok fazla zaman ayırmayı da anlamlı bulmuyorum. İnsan bazen kendisine, düşüncelerine ve meraklarına vakit ayırmalı diye düşünüyorum. Bunların dışında fırsat buldukça gökyüzü ve evren üzerine araştırmalar yapıyorum. Özellikle kuantum fiziğine oldukça ilgi duyuyorum. Evrenin işleyişi, varoluş, zaman ve insanın bu büyük düzen içerisindeki yeri üzerine düşünmek beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Bilmediğim şeyleri araştırmayı, yeni sorular sormayı ve öğrenmeyi seviyorum. Sanırım benim için zamanı kıymetli kılmanın en güzel yolu da merak duygumu kaybetmemek ve zihnimi sürekli beslemek.
Abdussamed Tosun: Bir yazar olarak gözlem yapmak sizin için ne kadar önemli? Sokakta yürürken, toplu taşımada veya insanlarla sohbet ederken zihninizde hikâyeler oluşur mu?
Ali Uçar: Bir yazar için gözlem yapmak, işin belki de en önemli kısmıdır. Benim için de kesinlikle öyle. Üstelik yalnızca gözlerimle değil dikkatimle, merakımla, sezgilerimle ve hayal gücümle de gözlem yapıyorum. İnsanları dikkatle izliyor, söylediklerinden çok nasıl söylediklerine, hangi duygularla hareket ettiklerine dikkat ediyorum. Bazen bir insanın kurduğu tek bir cümleden ziyade, sustuğu yerde çok daha fazla şey bulabiliyorsunuz. Ayrıntıları yakalamayı, davranışların ardında hangi duyguların ve düşüncelerin olabileceğini anlamaya çalışmayı seviyorum. Çünkü bir yazarın malzemesi biraz da hayatın kendisidir. Sokakta yürürken, toplu taşımada ya da herhangi bir insanla sohbet ederken zihnimde mutlaka bir şeyler oluşuyor. İnsanların birbirleriyle ilişkilerini, hayata bakışlarını ve aynı olaylara verdikleri farklı tepkileri gözlemliyorum. Ancak zaman zaman şunu da düşünüyorum İnsanların çoğu aslında birbirine çok benziyor. Yalnızca aynı şeyleri farklı mekânlarda, farklı koşullarda düşünüyorlar. Birçoğu sabahtan akşama kadar kendi düşüncelerinin doğruluğunu teyit edecek şeylerle karşılaşmak ve aynı fikirde olan insanları görmek için zaman harcıyor. Çok azı gerçekten sorguluyor, farklı bir düşüncenin kapısını aralıyor. Ernst R. Hauschka'ya atfedilen şu söz de bu durumu çok güzel özetliyor “Okuma yazmayı öğrenmenin insana ne faydası var ki? Düşünmeyi başkasına bıraktıktan sonra.” Bana göre bir yazarın en önemli özelliklerinden biri de tam olarak burada başlıyor. Herkesin baktığı yere bakmak değil, herkesin gördüğünün ötesini görebilmek... Çünkü hikâyeler bazen kalabalıkların içinde, bazen bir insanın suskunluğunda, bazen de kimsenin önemsemediği küçücük bir ayrıntıda saklıdır.
Abdussamed Tosun: Yorulduğunuzda veya motivasyonunuzu kaybettiğinizde kendinizi yeniden toparlamak için ne yaparsınız?
Ali Uçar: Yorulduğumda veya motivasyonumu kaybettiğimde kesinlikle daha çok okurum. Kitaplar benim için yalnızca bilgi edinmenin ya da vakit geçirmenin bir yolu değil, aynı zamanda hayata tutunma biçimim. Giovanni Papini'nin şu sözü vardır: “Gençken neredeyse her zaman öğrenmek için okurdum bugün ise unutmak için okuyorum.” Benimki de biraz o hesap. Bazen bir şeyler öğrenmek, bazen zihnimi meşgul eden düşüncelerden uzaklaşmak, bazen de hayatın ağırlığını bir süreliğine unutmak için okuyorum. Bir dönemi kitap okumadan geçirdiğimde hayatın diğer alanlarına karşı da bir isteksizlik başlıyor bende. Sanki zihnim bir şeylerden mahrum kalıyor, dünyayla aramdaki bağ zayıflıyor. Kitaplarla kendime yeni kapılar açıyor, başka hayatlara konuk oluyor ve kendi hayatıma biraz daha farklı bir pencereden bakabiliyorum. Açıkçası ben bu yeryüzüne biraz da kitaplarla dayanıyorum. Umberto Eco'nun Ortaçağı Düşlemek adlı kitabında söylediği şu söz de zaman zaman aklıma gelir “Ne yani, böylesi korkunç bir dünyanın bir de cehennemi mi var?” Sanırım bazen hayatın bütün ağırlığına rağmen okumaya devam etmemin sebebi de bu. Kitaplar dünyayı her zaman güzelleştirmiyor belki ama insanın bu dünyaya katlanabilmesi, onu anlamlandırabilmesi ve kendisine başka bir yaşam alanı oluşturabilmesi için önemli bir sığınak sunuyor.
Abdussamed Tosun: Günün sonunda kendinize sorduğunuz bir soru var mı? Mesela bugün kendime ve hayata ne kattım gibi.
Ali Uçar: Günün sonunu bilmem ama hayatın cebi delik, ne katarsam katayım düşüyor. Bazen insan ne kadar öğrenirse öğrensin, ne kadar düşünürse düşünsün, hayatın karşısında yine de eksik kaldığını hissediyor. Hani Protagoras diyor ya, “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” İnsan merkezli bir dünyada yaşadığımızı düşünsek de insanın kendisine bile ne kadar uzak olabildiğini görüyoruz. Bu kafalara bir şeyler katmak, bazen de insanın kendi düşüncelerini değiştirmesini sağlamak gerçekten zor. Elbette evren yalnızca insandan ibaret değil. Bizden çok daha büyük, çok daha karmaşık bir düzenin içerisinde yaşıyoruz. Fakat insanın varlığı, düşüncesi ve hayata yüklediği anlam da benim için ayrı bir mesele. Sanırım günün sonunda kendime sorduğum en önemli soru, bugün ne kadar şey öğrendiğimden ziyade, öğrendiklerimle nasıl bir insan olduğumdur. Çünkü insanın kendisine kattıkları, ancak davranışlarına ve hayata bakışına yansıdığında gerçek bir anlam kazanıyor.
Abdussamed Tosun: Hadi biraz da İzmir'den bahsedelim. İzmir sizin için ne ifade ediyor? Bu şehir sizin hikâyenizde nasıl bir yere sahip?
Ali Uçar: İzmir, doğduğum şehir, muhtemelen öldüğümde de beni bağrında taşıyacak şehir olacak. Bu yüzden İzmir'e yalnızca yaşadığım bir yer olarak değil, memleketim olarak bakıyorum. İnsan zamanla yaşadığı şehrin sokaklarına, havasına, insanlarına alışıyor bir süre sonra da oraya ait olduğunu hissediyor. Benim için İzmir tam olarak böyle bir yer. Diğer şehirlere kıyasla burada daha rahat, daha sakin bir toplum düzeni görürsünüz. İnsanların çok fazla acelesi yoktur. Yediden yetmişe herkes hayatın içindedir; insanlar kendilerine, çevrelerine ve yaşadıkları ana zaman ayırmayı bilir. İzmir, kibarlığı, nezaketi ve hoşgörüyü önemseyen insanların şehridir. Hayvan sevgisinin de günlük hayatın bir parçası olduğu, sokaktaki bir cana gösterilen şefkatin değer taşıdığı bir şehir. Elbette her şehrin kendine özgü güzellikleri ve zorlukları vardır ama İzmir'in bende bıraktığı his çok başka. Burada kendimi ait hissediyorum. Sanırım insanın doğduğu şehirle kurduğu bağ da biraz böyledir; yıllar geçse, hayat sizi başka yerlere götürse bile bir yanınız hep orada kalır. Benim hikâyemde İzmir'in yeri bu yüzden çok özel.
Abdussamed Tosun: Bir kitabın altını çizmek, not almak veya sevdiğiniz cümleleri bir yere kaydetmek gibi alışkanlıklarınız var mı?
Ali Uçar: Bir kitabı sadece okuyup bitirmek bana hiçbir zaman yeterli gelmiyor. Benim için asıl keyifli olan, okuduklarımdan fikirler çıkarmak, beni düşündüren cümlelerin altını çizmek ve o fikirler üzerine uzun uzun düşünmek. Bazen bir kitabın altını çizdiğim tek bir cümlesi günlerce zihnimi meşgul edebiliyor. Çünkü bazı cümleler vardır, sadece okunduğu anla sınırlı kalmaz; insanın düşünce dünyasında yeni kapılar açar, hayata ve insanlara bakışını değiştirir. Voltaire'in çok sevdiğim bir sözü var "Pek az insan başkalarının deneylerinden yararlanmayı bilecek kadar akıllıdır." Aslında kitap okumak da biraz böyle bir şey. Hiç tanımadığımız insanların yıllar içinde edindiği tecrübelerden, düşüncelerinden ve birikimlerinden faydalanma imkânı sunuyor bize. Fakat günümüzde kitaplar aracılığıyla başka insanların aklına, tecrübesine ve düşünce dünyasına başvuran insan sayısının da giderek azaldığını düşünüyorum. Oysa bir kitap bazen hiç yaşamadığımız bir hayatı anlamamızı, hiç karşılaşmadığımız bir insanı tanımamızı ve kendi düşüncelerimizi yeniden sorgulamamızı sağlayabilir. Ben de bu yüzden kitapları yalnızca okumakla kalmıyor, onlarla konuşmayı, fikirlerini kendi dünyamda tartmayı ve bana bıraktıkları izleri saklamayı seviyorum.
Abdussamed Tosun: Bugünkü Ali Uçar, yıllar önce metroda kitap okuyan genç Ali Uçar'a bir tavsiye verebilseydi ne söylerdi?
Ali Uçar: Evet, güzel bir soru.. Bugünkü Ali Uçar, yıllar önce metroda kitap okuyan genç Ali Uçar'a bir tavsiye verebilseydi, sanırım ona çok net bir şekilde şunu söylerdi: İnsanların verdiği vaatlere bu kadar kolay inanma. Daha az insanın sözlerine kanar, daha temkinli davranırdım. Hatta o fotoğrafın çekildiği gün, yapılan yorumlara cevap vermek için bile uğraşmazdım. Belki de daha az insanı tanımanın, daha az insanla muhatap olmanın getirdiği huzuru ve mutluluğu yaşardım. İlginç olan şu ki ben hayatım boyunca mümkün olduğunca görünmez olmaya, kendi dünyamda kalmaya çalıştım. Fakat hayat, ben ne kadar geri planda durmak istesem de beni insanların tanıdığı, üzerine konuştuğu bir figür hâline getirdi. Bazen insanın kendi tercihleriyle hayatın ona biçtiği rol birbirinden çok farklı olabiliyor. Gabriel García Márquez'in Kırmızı Pazartesi adlı eserinde geçen, çok sevdiğim bir ifade var "Kader insanı görünmez kılar." Evet, bazen gerçekten de böyle... Siz ne yaparsanız yapın, hatta hiçbir şey yapmamayı tercih etseniz bile hayatın sizin için hazırladığı bazı karşılaşmaların ve dönüm noktalarının önüne geçemiyorsunuz. İnsan bazen kaçtığı şeyin tam ortasında buluyor kendisini. Sanırım genç Ali'ye söyleyeceğim en önemli şey de şu olurdu ''Herkese kendini anlatmaya çalışma, herkes tarafından anlaşılmayı bekleme. Kendi yolunda yürümeye ve kendin olarak kalmaya devam et.''
Etkileşim uğruna kaybettiğimiz insanlığımız!
Bir musibet bin nasihatten evladır!
Moldova'da alışılmışın dışında bir rota!
Yazar Ali Uçar “insanları söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla değerlendirmeyi öğrendim”
Kadir Sarı ve Alper Atakan’dan yeni hit adayı ''Esmerim''
Melis Arslan’ın “Topluluğum” sergisi sanatseverlerle buluşuyor
Tekir'den yeni albüm sürprizi ''BoomBesk''
Üç eski dost aynı şarkıda buluştu!
Ece Deniz’den yeni şarkı “Bu Gece Son''
Enis Arıkan ve Gonca Vuslateri The Cube'da seyirci ile buluştu!