Berika Karadağ: insanların kendi ‘Eylül’lerini duyduğu bir şarkı yaptık..
20.09.2026 - Pazar 11:22
Berika Karadağ, müzikle ve resimle iç içe büyümüş bir isim. Çocukluk yıllarında başlayan sanat yolculuğu, bugün hem tuvalin başında hem de sahnede devam ediyor. Bir yanda resim yapıyor, diğer yanda kurucusu ve solisti olduğu Nikbinler ile Anadolu ezgilerini farklı müzik türleriyle buluşturuyor. Onun hikayesinde müziğin yanında resim, tasarım, spor ve yıllarca süren bir çalışma hayatı da var. Güvenli bir kariyerin ardından kendi sanat yolunu seçen Karadağ ile çocukluğundan bugüne uzanan hikayesini, Nikbinler’i, müziğe bakışını, “Eylülzede”nin hikayesini ve sahnenin dışında kalan Berika Karadağ’ı konuştuk. Berika Karadağ, müzikten resme, hayatındaki dönüm noktalarından geleceğe dair hayallerine kadar pek çok şeyi DS Kültür Sanat'tan gazeteci Abdussamed Tosun’a anlattı.
Abdussamed Tosun: Bir ressamın renklerle, bir müzisyenin seslerle anlattığını düşünürsek, siz bir şarkıyı söylerken aslında nasıl bir resim çiziyorsunuz?
Berika Karadağ: Şarkı söylerken kusursuz, pürüzsüz bir manzara resmi çizmiyorum. Fırça darbeleri belirgin, duygusu taşkın ve ham dışavurumcu bir yaklaşımla oluşturuyorum. Zeminde bu toprakların hüznünü taşıyan koyu, sıcak renkler var. Udun, bendirin ya da bağlamanın getirdiği o tanıdık ağırlık. Ama şarkı ilerledikçe araya 70’lerin psikedelik rock tınıları, parlak renkler ve uzay çağı synthesizer sesleri giriyor. Yani kökleri geçmişe uzanan ama gökyüzüne doğru açılan, çok katmanlı bir resim çıkıyor ortaya. Kısacası sadece “hoş duyulsun” diye değil; insanın içindeki sıkıntıyı, coşkuyu ve o hüznün içindeki umudu dışarı vuran, boyası henüz kurumamış canlı bir his bırakmaya çalışıyoruz.
Abdussamed Tosun: Anadolu ezgileri bugün birçok sanatçı tarafından yeniden yorumlanıyor. Sizce Anadolu müziğini çağdaşlaştırmak ile onun ruhunu değiştirmek arasındaki sınır nerede başlıyor?
Berika Karadağ: Eğer geleneksel bir türküyü alıp üzerine sadece popüler bir ritim ya da modern sesler giydirirseniz, o melodiye yabancı kalmış olursunuz. O zaman müziğin ruhu kaybolur, geriye sadece bir taklit kalır. Çağdaşlaştırmak bizim için geçmişi süslemek değil o türkünün yazıldığı andaki derdini, isyanını ya da yasını bugünün diliyle yeniden hissetmek demek. Anadolu ezgilerinde çok derin bir keder ve aynı zamanda büyük bir direnç var. Araya elektro bağlama, analog synthesizerlar ya da sert davullar koysanız bile türkünün kalbindeki o ham duyguyu zedelemiyorsanız ruhunu korumuş olursunuz. Mesele nostalji yapmak değil yüzlerce yıl önce bir ozanın bağrından kopan hissi, bugün yaşayan bir insanın göğsünde aynı güçle çarptırabilmek.

Abdussamed Tosun: Nikbinler’in müziğinde geçmiş ile bugün arasında bir köprü var. Siz bu köprünün hangi tarafında kendinizi daha çok hissediyorsunuz? geçmişte mi, bugün mü, yoksa ikisinin arasında mı?
Berika Karadağ: Biz kendimizi tam olarak o köprünün ortasında, iki yakayı birbirine bağlayan boşlukta asılı dururken hissediyoruz. Hatta köprünün üzerinde değil, o köprünün ta kendisi gibiyiz. Geçmişe baktığımızda bizi tutan çok güçlü bir kök, taş plakların çıtırtısı ve çocukluktan beri içimize işleyen o derin Anadolu kederi var. O tarafa sırtımızı dönmemiz imkânsız. Ama sadece geçmişte kalmak da bugünün sokaklarına, karmaşasına ve kendi sesimize haksızlık olurdu. Bu yüzden bir ayağımız o kadim toprağa basarken, diğer ayağımız bugünün psikedelik ve kozmik tınılarında geziniyor. Ne dünün nostaljisine sığınıp eskiyi tekrarlıyoruz ne de köklerimizi unutup bugünün hızlı tüketimine kapılıyoruz. İkisinin tam ortasında durmak; dünün yangınını bugünün kıvılcımıyla yeniden yakmak gibi bir şey bizim için.
Abdussamed Tosun: Peki o zaman en başa dönelim. Berika Karadağ kimdir? Nasıl bir evde ve nasıl bir aile ortamında büyüdü? Bize biraz anlatır mısınız?
Berika Karadağ: 13 Ocak 1989’da Sinop’ta doğdum, aslen Sivaslıyız. Babam polis memuru olduğu için çocukluğum farklı şehirlerin dokusunu tanıyarak geçti. Ailenin en küçük çocuğuyum. Abim ve ablam benden yaşça epey büyük olduğu için biraz kendi dünyasında, hayal gücüyle baş başa kalan bir çocuktum. Dört yaşıma kadar Sinop’ta yaşadıktan sonra Konya’ya yerleştik. Sanatla temasım tam da o dönemde, beş altı yaşlarımda başladı. Evimizde sürekli İlhan İrem plakları dönerdi. O ses atmosferinde kendi kendime melodiler mırıldanır, şarkılar uydururdum. İlk bestemi de yedi yaşımda yaptım. Ortaokul yıllarında bağlama eğitimi alarak bu toprakların kendi ses hafızasıyla tanıştım. Bir yandan da renkler hayatımdaydı; resim yapmaktan hiç kopmadım. Aynı dönemde eskrimle tanıştım ve yaklaşık altı yıl profesyonel olarak eskrim yaptım. O disiplin bana hem bedenimi hem de zihnimi odaklamayı öğretti. Sonrasında yolum tamamen sanatla çizildi. Liseyi Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’nde, lisansımı ise Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde tamamladım. Üniversite yıllarında kurduğumuz rock grubunun solistiydim. Yani sahne ve vokal benim için hep var olan bir tutkuydu. Mezuniyetin ardından kurumsal bir mobilya markasında yaklaşık 10 yıl tasarım uzmanı olarak çalıştım. Tabii sanattan hiç uzaklaşmadım. Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Bölümü’nde yüksek lisansımı tamamladım, yurt içinde ve yurt dışında kişisel ve karma sergilere katıldım. Bugün ise kurucusu ve solisti olduğum Nikbinler ile müziğimizi paylaşıyor, aynı zamanda kendi atölyemde resim çalışmalarıma ve üretmeye devam ediyorum. Kısacası çocukluğumda plakların çıtırtısıyla başlayan o ses ve renk arayışı, bugün hem sahnede hem de tuvalde aynı tutkuyla sürüyor.
Abdussamed Tosun: Eylülzede kısa sürede insanların hafızasında yer etti. Sizce bir şarkıyı fenomen yapan şey müzik midir, sözler midir, doğru zaman mıdır yoksa insanların kendi hayatlarından bir şey bulması mı?
Berika Karadağ: Bize göre bunların hiçbiri tek başına yetmez. Hepsini birbirine bağlayan kilit nokta, insanların o şarkıda kendi yarasını ya da kendi hikayesini bulabilmesidir. İyi bir melodi dikkat çeker, güçlü bir söz zihinde kalır, doğru zamanlama ise şarkının doğru kulaklara ulaşmasını kolaylaştırır. Fakat bir şarkının sadece dinlenip geçilmek yerine gerçekten hafızada yer etmesi, dinleyicinin içindeki saklı bir duyguya tercüman olmasıyla ilgili. “Eylülzede” üretilirken ne popüler bir formül ne de “şimdi ne tutar?” kaygısı güdüldü. İnsanlar şarkıyı dinlediklerinde yalnızca bizim anlattığımızı değil; kendi geçmişlerini, kendi kırgınlıklarını ve kendi “eylül”lerini duydular. Müzik ve söz yalnızca bir davettir. O daveti kalıcı kılan şey, dinleyicinin şarkının içine girip orada kendine ait bir oda bulabilmesidir. “Eylülzede” de sanırım o ortak hissiyata dokunduğu için insanların hafızasında bu kadar samimi bir yer edindi.
Abdussamed Tosun: Günümüzde bir sanatçının sadece yaptığı iş değil, görünüşü ve sosyal medyadaki imajı da konuşuluyor. Sahnede tercih ettiğiniz sade ve şık tarzınız büyük ilgi gördü. Sizce sanatçı için “görünmek” mi daha önemli, “duyulmak” mı?
Berika Karadağ: Bizim için tartışmasız olan şey “duyulmak”. Bir sanatçının kalıcı olmasını sağlayan, yıllar sonra da hatırlanacak olan şey ürettiği duygu ve bıraktığı sestir. Ancak bugünün dünyasında “görünmek” ile “duyulmak” birbirinin zıddı olmak zorunda değil. Doğru kullanıldığında görsel dil, anlattığınız hikayenin doğal bir uzantısı hâline gelebilir. Sahnedeki tarzımızın sade ve şık bulunması, bilinçli bir “imaj çalışması”ndan ziyade müziğimizle aynı doğrultuda durma çabamızdan kaynaklanıyor. Parıltılara ya da rol yapmaya ihtiyaç duymuyoruz. Çünkü asıl derdimiz dikkatleri kıyafete değil, sesin ve sözün taşıdığı hisse çekmek. Görsel dünya yalnızca bir kapıdır, insanları içeri davet edebilir. Ama o kapıdan giren dinleyici içeride sahici, derin bir melodi ve samimi bir ruh bulamazsa o görüntü anında unutulup gider. Kısacası kapıyı görüntü açsa da evin içinde kalmayı sağlayan her zaman duyulmaktır.
Abdussamed Tosun: İnsanların sizi bugün tanıdığı Berika Karadağ ile Konya Güzel Sanatlar Lisesi’nde resim eğitimi alan genç Berika karşı karşıya gelse, birbirlerine ne söylerlerdi?
Berika Karadağ: Lisedeki genç Berika, bugünkü bana baksa muhtemelen önce hafif şaşkın ama gururlu bir tebessümle şunu söylerdi: “Korktuğun gibi olmadı, değil mi? Fırçayı da bırakmadın, çocukken söylediğin şarkıları da.. Büyümek bizi kendimizden uzaklaştırmadı.” Çünkü o yaşlarda insanın içinde hep “Acaba tutkularımı büyümenin ve hayatın telaşına kurban eder miyim?” endişesi olur. O genç kız; elinde boya lekeleriyle atölyede sabahlayan, kulaklığında rock tınıları dönerken bir yandan bağlamanın hüznünü anlamaya çalışan, çok hayal kuran ama biraz da geleceğin belirsizliğinden çekinen bir Berika’ydı. Bugünkü ben ise onun gözlerinin içine bakıp elini tutar ve derdim ki: “Hissettiğin hiçbir şey boşuna değildi. Tuvalde attığın her cesur fırça darbesi, eskrim pistinde öğrendiğin o odaklanma ve vazgeçmeme disiplini, odanda tek başına mırıldandığın o melodiler... Hepsi bir gün birleşip tek bir sese, Nikbinler’e ve kendi renklerine dönüşecek. Şüpheye düşme. Kalbinin sesini dinlemeye ve kendin gibi kalmaya devam et.” Aramızdaki bağ aslında hiç kopmadı. Lise koridorlarındaki o kız bugün hâlâ sahnede benimle şarkı söylüyor, atölyede benimle birlikte tuvalin karşısına geçiyor.
Abdussamed Tosun: Sahnede binlerce insanın karşısına çıkan Berika ile sahneden indikten sonra kendi sessizliğine dönen Berika arasında nasıl bir fark var? Yani perde kapandıktan sonra..
Berika Karadağ: Aralarında bir zıtlık değil, aslında birbirini besleyen çok güçlü bir denge var. Sahnede insanların karşısındayken ortaya çıkan Berika, içindeki tüm duyguları, birikmiş enerjiyi ve coşkuyu dışarı fırlatan çok dışavurumcu bir hâl. Dinleyiciyle tek bir nefes olup aynı duyguda birleşmek tarifsiz. Perde kapandığında ve o gürültü dindiğinde ise kendi kabuğuma, çocukluğumdan beri aşina olduğum o sakin alana dönüyorum. Sahnedeki o yoğun paylaşımı sindirebilmek ve yeniden üretebilmek için sessizliğe çok ihtiyaç duyan bir yapım var. Eve ya da atölyeye geçtiğimde ışıklar söner; kahvemi alır, kedilerimle baş başa kalır ya da boş bir tuvalin karşısına geçerim. Kısacası sahnede göğsümden taşan ne varsa, perde kapandıktan sonra o sessizlikte yavaş yavaş demleniyor. Biri diğerinin zıddı değil; sessizlik olmasa sahnedeki o taşkın ses de var olamazdı.
Abdussamed Tosun: Sahneden ve müzikten uzak olduğunuz sıradan bir gününüz nasıl geçiyor? Gerçi müzikten ayrı olduğunuz bir günü elbette düşünemiyoruz ama Berika Karadağ günlük hayatında neler yapmaktan hoşlanıyor bize biraz anlatır mısınız?
Berika Karadağ: Sanattan tamamen yalıtılmış bir anım gerçekten pek olmuyor. Ama sahnenin yüksek temposundan uzak, “sıradan” dediğim bir günüm olabildiğince dingin ve kendi ritminde geçer. Güne sakin başlamayı severim. Sabahın erken saatlerindeki o telaşsız sessizlik benim için çok kıymetli. Kedilerimle vakit geçirmek, zihnimi toparlamanın en doğal yollarından biri. Günümün büyük bir kısmı genellikle resim atölyemde geçer. Orası benim sığınağım. Tuvalin, boya kokusunun ve dokuların arasına karıştığımda zaman algım tamamen değişir. Bazen saatlerce sadece bir rengin lekesiyle uğraşırım, bazen de oturup kuruyan boyayı izlerim. Resim yapmak, sahnede harcanan o yoğun enerjiyi yeniden toplamamı sağlıyor. Bunun dışında uzun yürüyüşler yapmayı, sahaf ve antikacıları gezmeyi, eski plakların ya da vintage objelerin peşine düşmeyi çok severim. Geçmişin dokusunu taşıyan eşyalar bana ilham veriyor. Akşamları ise sevdiğim bir kitabı okumak ya da fonda çalan eski bir şarkı eşliğinde hiçbir şey yapmadan dinlenmek bana iyi geliyor.

Abdussamed Tosun: Geriye dönüp baktığınızda hayatınızdaki en büyük kırılma anı neydi? “O günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı” dediğiniz bir an yaşadınız mı?
Berika Karadağ: Yaşadığım her an benim için çok kıymetli. Hayat düz bir çizgide gitmiyor; inişler, çıkışlar, tökezlemeler ve sürprizlerle dolu. Önemli olan şükredip sabredebilmek. Doğru zaman geldiğinde insana bir anda cesaret geliyor ve “Her şeyi halledebilirim, üstesinden gelebilirim” hissi oluşuyor. O his gerçekten mükemmel. Hayatımdaki en büyük kırılma anı, tek bir güne sığan ani bir olaydan ziyade yaklaşık 10 yıl süren kurumsal tasarım kariyerim ile içimdeki sanatçı kimliği arasındaki o görünmez savaşı bitirdiğim gündü. Uzun yıllar kurumsal bir markada tasarım uzmanı olarak çalıştım. Bir düzenim vardı. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda ve güvenli görünüyordu. Ama içimde bir yerde tuvalin başına geçmeyi bekleyen renkler, odamda kendi kendime mırıldandığım melodiler ve sahnede patlamaya hazır o psikedelik ses sürekli kapıyı çalıyordu. O kurumsal konfor alanını tamamen geride bırakıp hayatımın direksiyonunu kendi atölyeme, resimlerime ve Nikbinler’e kırdığım gün benim için gerçek bir dönüm noktasıydı. Masamı toplayıp kapıdan çıktığım an, hayatımda ilk defa ciğerlerime kadar gerçekten nefes aldığımı hissettim. O eşiği geçtikten sonra müziği ve resmi hayatın kenarına iliştirilmiş birer hobi gibi değil, varoluşumun merkezinde yaşamaya başladım.
Abdussamed Tosun: İnsanlar çoğu zaman sanatçının sahnedeki birkaç dakikasını görüyor ama o birkaç dakikanın arkasında yıllarca süren bir emek var. Berika Karadağ’ın kimsenin görmediği tarafında nasıl bir mücadele var?
Berika Karadağ: Sahnede birkaç saat görünmenin arkasında kimsenin şahit olmadığı uzun sessizlikler, fiziksel yorgunluklar ve en çok da insanın kendi zihniyle verdiği mücadele var. Altı yaşımdan bu yana sanat ve sporla iç içeyim. Duygularımı resim, şiir ve müzikle ifade edebildiğimi çok erken yaşta fark ettim. Benim için normal olan buydu. Görünmeyen tarafta ortaokul yıllarında bağlamanın tellerine parmaklarını alıştıran küçük bir kızın sabrı, eskrim pistinde yıllarca ter döküp düşe kalka öğrendiği o disiplin var. Güzel sanatlar eğitimi alırken sabahlara kadar atölyede soluduğumuz terebentin, onlarca kez baştan silinen tuvaller ve “kendi dilini bulma” arayışı var. Bununla da bitmiyor. Yaklaşık 10 yıl kurumsal bir tempoda tasarımcılık yaparken akşamları atölyede fırçaya, gece yarıları stüdyoda mikrofonun başına sarılmanın getirdiği uykusuzluklar var. Güvenli bir hayatı geride bırakıp belirsizliğe adım atmanın yarattığı görünmez baskıyı göğüslemek var. Kendi bağımsız müziğimizi, Nikbinler’i var edebilmek için her detayı sırtlayan ciddi bir mutfak emeği dönüyor orada. İçsel taraftaki en büyük mücadele ise kendinden ödün vermemek. Popüler rüzgarların, “Şunu yaparsan daha çok dinlenirsin” telkinlerinin arasında çocukken kurduğun o saf dünyayı ve özgün sesini korumak hiç kolay değil. Sahnede sunduğumuz o birkaç dakika, aslında vazgeçmemeyi seçtiğimiz binlerce gecenin ve dökülen sessiz terin bir araya gelip patladığı an.
Abdussamed Tosun: Peki sizinde küçük bir Ege kasabasına birgün yerleşme planınız var mı? Varsa kendinizi küçük bir Ege kasabasında bahçeli bir evde, denize yakın, daha az insan ve daha çok sessizlik içinde hayal ettiğinizde içinizde hangi duygu oluşuyor?
Berika Karadağ: Her insan zaman zaman bulunduğu yerden başka bir şehre gitmeyi, “Uzaklara, daha uzaklara gidersem daha mutlu olurum, daha çok üretirim” düşüncesine kapılabiliyor. İnsan, kendiyle çeliştiği bu düşünce üzerinden bahaneler üretmeye de meyilli bir varlık. Oysa mutluluk, dinginlik, hüzün ve acı kendi içimizde. Nereye gidersek gidelim, biz yine aynı biziz. Benim için küçük bir Ege kasabası fikri daha çok zihnimdeki karmaşayı dağıtmayı, bir şeylerden kaçmayı değil; köklerime, doğaya ve kendi özüme daha yakın bir hayatı çağrıştırıyor. Dingin ama üretken bir bahar gibi.
Abdussamed Tosun: Ve son olarak, yıllar sonra geriye baktığınızda, ardınızda nasıl bir iz bırakmış olmak istersiniz? Hadi birazda bunu konuşalım..
Berika Karadağ: Yıllar sonra geriye baktığımda ardımda süslü unvanlar ya da geçici alkışlar değil; dokunduğu insanın kalbinde sahici bir yer açmış, samimi bir iz bırakmış olmayı isterim. Bir gün birisi eski bir Nikbinler plağını ya da şarkısını dinlediğinde, o sesin içinde kendi yalnızlığına bir yoldaş, derdine bir tercüman ve en karanlık anında bile umut dolu bir ışık bulabilmeli. Biri atölyemden çıkmış bir tuvalin karşısına geçtiğinde yalnızca renklere değil, o renklerin arkasındaki dürüst dışavuruma ve şifaya da temas edebilmeli. Kendimden, köklerimden ve samimiyetimden hiç ödün vermeden derdimi boyayla, sesle dosdoğru anlatmak ve bu dünyadan geçerken insanların ruhuna iyi gelen bir iz bırakabilirsem, yolculuğum amacına ulaşmış demektir. Çünkü geriye ne kadar çok tüketildiğiniz değil, kaç kalbe gerçekten değdiğiniz kalıyor.
Berika Karadağ: insanların kendi ‘Eylül’lerini duyduğu bir şarkı yaptık..
Yeni Han Akşamları’nda Hüsnü Arkan’dan unutulmaz konser!
Sardes’te tarih ve müzik buluşuyor: Goran Bregovic Manisa’da sahne alacak!
Merve Durceylan’dan güç ve kayıtsızlık üzerine bir şarkı!
Kıbrıs'ın sevilen radyosu Radyo Juke'ta yeni dönem!
Olimpiyatlarda tek Türk kadın basketbol antrenörü ''Selen Erdem''
Eda ve Metin Özülkü'den Ayberk Gezer'e tam destek!
Yunan müziğinin sevilen ismi Giorgos Kakosaios ilk kez İstanbul’da!
Cihan Ölçek'ten umuda tutunan bir şarkı ''Zor günler geçer''
Bora Duran, yeni şarkısı ''Döndüm'' ile zirve yarışında!