İstanbul’un gerçek hikayesi sur içinde başlıyor!
27.09.2026 - Pazar 11:40
Bir şehrin tarihini kitaplardan öğrenebilirsiniz. Fakat bazen bir kaldırım taşı, eski bir kapı, bir cami avlusu ya da dar bir sokak size kitaplardan çok daha fazlasını anlatabilir. Çünkü İstanbul, konuşan şehirlerden biri. Bir köşesinde Roma’yı, başka bir sokağında Osmanlı’yı, bir cami avlusunda asırlar öncesinden kalan bir çınar ağacını bulabilirsiniz. Bazen bir semtin adında, bazen bir çeşmenin kitabesinde, bazen de yıllardır fark etmeden önünden geçtiğiniz bir yapının hikayesinde İstanbul’un başka bir yüzü karşınıza çıkar. Peki eski İstanbul’dan geriye ne kaldı? Bu kez İstanbul’u biraz daha yakından tanımaya, biraz daha dikkatli bakmaya çalışacağız. Efendim bugün İstanbul’u Tarihçi ve Yazar Ahmet Serhat Arvas ile konuştuk.
Abdussamed Tosun: İstanbul deyince aklımıza ne gelmeli? Bir şehir mi, bir medeniyet mi, yoksa koca bir mazi mi?
Ahmet Serhat Arvas: İstanbul’a bakmak ile görmek arasında çok büyük bir fark var. Bakan çok insan var ama maalesef gören çok az. Bakan, taşa, toprağa, denize bakıyor; gören ise tarihe, kültüre, medeniyete, sanata ve ilme şahit oluyor. Aynı zamanda coğrafi ve stratejik açıdan ne kadar önemli bir şehir olduğunu görüyor. İstanbul öylesine büyük bir kültürel zenginliğe sahip ki herhangi bir sokağında yürürken bir Roma sütununa, 16. yüzyıldan kalma bir medreseye ya da yüzyıllardır ayakta duran başka bir esere rastlayabiliyorsunuz. İnsanlar her gün onlarca kabrin, caminin, sütunun, sarnıcın ve medresenin arasından geçiyor; aslında farkında olmadan tarihle iç içe, tarihle birlikte yaşıyorlar. Fakat hayatın telaşı, geçim mücadelesi ve insanları sürekli meşgul eden pek çok şey, maalesef bu güzellikleri fark etmelerinin önüne geçiyor. Belki de İstanbul’un en büyük meselesi de burada başlıyor. Şehir hala bütün ihtişamıyla karşımızda duruyor ama biz çoğu zaman ona sadece bakıyor, görmek için yeterince durup düşünmüyoruz.
Abdussamed Tosun: Peki hocam İstanbul’un kaldırımları bize bu şehir hakkında ne anlatıyor? Yani sokaklar konuşabilseydi, bugün bize ilk neyi anlatırdı?
Ahmet Serhat Arvas: Acı, tatlı nice hadiseye şahit olmuş kaldırımlar.. Her semtin, her sokağın ayrı bir hikâyesi var. Sultanahmet civarında başka bir hikâyeye rastlarsınız, Yedikule tarafında bambaşka bir hikayeye.. Ama bana sorarsanız kaldırımlar dile gelse, bize ilk söyleyeceği cümle şu olurdu: “Yazık ettiniz bu şehre. Düşman gibi zulmettiniz. Tarih kokan bu şehri betona çevirdiniz..” Çünkü İstanbul’un kaldırımları sadece insanların yürüdüğü taşlardan ibaret değil. Nice insanın ayak izini, nice hikâyeyi ve bu şehrin yüzyıllara uzanan hafızasını taşıyor. Bugün onların üzerinden geçerken aslında farkında olmadan büyük bir geçmişin üzerinden yürüyoruz.
Abdussamed Tosun: İstanbul’un en büyük kaybı sizce yıkılan binalar mı, yoksa kaybolan şehir kültürü mü?
Ahmet Serhat Arvas: Burada belki de şu soruyu sormak gerekiyor, şehir kültürü kaybolduğunda, bu şehre sonradan gelenler kültürel abideleri ve sanat eserlerini koruyabilir mi? Ne yazık ki kontrolsüz göç ve bilinçsiz iskân politikaları, İstanbul’un yalnızca nüfusunu artırmakla kalmadı; şehrin kültürel dokusunu da ciddi biçimde değiştirdi. Bunun sonucunda İstanbul, zamanla bir vandalizm karanlığına da sürüklendi. Çünkü bir şehri korumak sadece binalarını korumakla mümkün değil. O şehrin kültürünü, hafızasını, değerlerini ve geçmişle kurduğu bağı da yaşatmak gerekiyor. Şehir kültürü kaybolduğunda, en güzel yapılar bile korunması gereken birer yapıdan öteye geçemeyebiliyor.

Abdussamed Tosun: Eskiden İstanbul’da insanlar birbirlerini daha çok tanırdı. Bugün aynı apartmanda yaşayan insanların birbirine yabancılaşmasını nasıl okumalıyız?
Ahmet Serhat Arvas: Ben İstanbul’da doğup büyüdüm. O zamanlar da şehir kalabalıktı ama bugünkü kadar değildi. Şimdi İstanbul için “metropol” deniliyor. Ben bu kavramı hiç sevmiyorum bana çok soğuk, karanlık ve sıkıcı geliyor. Her şehrin taşıyabileceği bir doluluk oranı vardır. İstanbul’un bugün ne kadar dolduğunu ise artık kimse bilmiyor. Şehir âdeta doldu taştı. Böyle bir ortamda sorunların çoğalması da kaçınılmaz. Trafik, bunlardan sadece bir tanesi. Şehir bu hâle geldiğinde insanların birbirini tanıması, komşuluk ilişkilerinin kurulması ve yaşatılması da giderek zorlaşıyor. Bir zamanlar apartmanda, mahallede birbirini tanıyan insanlar vardı, bugün aynı binada yaşayan insanların birbirine selam vermediği bir noktaya geldik. Komşulukla birlikte selamlaşma adeti bile yavaş yavaş kayboluyor. Nitekim bugün bu acı hakikatler bütün açıklığıyla önümüzde duruyor.
Abdussamed Tosun: Sizce İstanbul’un en çok hangi tarafını kaybettik ama fark etmedik?
Ahmet Serhat Arvas: Eskiden mimarinin bir önemi, değeri ve estetik anlayışı vardı. Bir yapı sadece insanların yaşayacağı bir mekan olarak görülmez, şehrin ruhunun bir parçası olarak düşünülürdü. Bugün ise çok büyük ve yüksek binalar yaparak yüzlerce, hatta binlerce insanı bu yapılara sıkıştırmak adeta bir mecburiyet haline geldi. Bu mecburiyet İstanbul’u zamanla eritti, estetiğini bitirdi, şehrin ruhunu daralttı. Maddi ve manevi açıdan böylesine üstün bir şehir, ne yazık ki betonlarla kuşatıldı. Belki de en büyük kaybımız, İstanbul’un sadece eski binalarını değil, o binaların temsil ettiği estetik anlayışı ve şehir ruhunu da yavaş yavaş kaybetmiş olmamız.
Abdussamed Tosun: İstanbul’un yokuşları bile bir şey anlatıyor gibi. Sizce İstanbul’da yürümek, şehri okumak mıdır?
Ahmet Serhat Arvas: İstanbul’u yürüyerek dolaşmak, aslında şehirle kucaklaşmak gibidir. Ara sokaklara girmek, bazen kaybolmak ve sokak isimlerini okumak lazım. Çünkü İstanbul, semt isimlerinden sokak isimlerine kadar bize sürekli bir şeyler anlatır. Şehrin her köşesi, kulağımıza kültürün ve medeniyetin izlerini fısıldar. Bazen bir sokağın adı, bazen eski bir yapı, bazen de karşınıza çıkan küçücük bir ayrıntı sizi İstanbul’un geçmişine götürür. Bu yüzden İstanbul’da yürümek sadece bir yerden başka bir yere gitmek değil, aslında şehri okumaktır.
Abdussamed Tosun: İstanbul neden yüzyıllardır insanları kendisine çekiyor? Şehrin insanı kendisine bağlayan görünmeyen bir tarafı mı var?
Ahmet Serhat Arvas: İstanbul’un manevi bir atmosferi var. Zaten bu atmosfer, Fetih Hadis-i Şerif’inden Osmanlı medeniyetinin şehri imar ve iskân faaliyetlerine kadar şehrin dokusuna sirayet etmiş durumda. Sur diplerinde Sahabe Efendilerimizin kabirleri ve fetih şehitleri bulunuyor. Onlar, bugün adeta şehri surlardan daha fazla koruyan manevi muhafızlar gibidir. Fakat daha önce de ifade ettiğim gibi, her bakan göremiyor, her gören de hissedemiyor. İstanbul’u gerçekten görebilmek için inançla, ilimle ve kalple bakmak gerekiyor. Çünkü bu şehrin taşıdığı manevi derinliği hissetmek herkese nasip olmuyor.
Abdussamed Tosun: İstanbul’un eski fotoğraflarına baktığımızda sadece binaları değil, insanların yüzlerindeki başka bir İstanbul’u da görüyoruz. Sizce ne değişti?
Ahmet Serhat Arvas: Ben eski fotoğraflara baktığım zaman, maneviyatın, ahlakın, edebin, insani vasıfların, yardımlaşmanın ve hoşgörünün henüz terk edilmediğini görüyorum. İnsanların yüzlerinde, duruşlarında ve birbirleriyle olan ilişkilerinde bambaşka bir hal var. Belki de değişen İstanbul değil, insanlardır. Şehir kendi kendine kirlenmedi, onu kirleten insanlardır. Bu yüzden kirlendiği için İstanbul’u suçlayamayız. Asıl sorgulamamız gereken, şehri bu hâle getiren insanlardır. İstanbul hâlâ bütün geçmişiyle, bütün güzellikleriyle yerinde duruyor. Mesele, bizim ona nasıl baktığımız ve ona nasıl davrandığımızdır.
Abdussamed Tosun: Sizce İstanbul’u anlamak için önce tarihini mi okumalıyız, yoksa sokaklarında mı yürümeliyiz?
Ahmet Serhat Arvas: Ben her ikisini de yapıyorum ve bundan büyük keyif alıyorum. Fakat şöyle bir hakikat var İstanbul’un sokaklarında yürürken yeni keşifler yaparsınız, ardından merak edip o gördüğünüz yerin tarihini araştırırsınız. Mekanları, şahısları ve hikâyelerini öğrenirsiniz. Aslında gezmek ve okumak birbirini destekleyen iki dost gibidir. Biri olmadan diğeri eksik kalabilir. Fakat insanı öğrenmeye ve araştırmaya teşvik eden asıl şey meraktır. Çünkü bugün birçok insan, her gün önünden geçtiği bir tarihî eserin banisini dahi bilmiyor. Hatta gördüğü her kubbeyi cami kubbesi zannedenler bile var. Oysa biraz merak edip baktığımızda, İstanbul’un her sokağının, her yapısının ve hatta her kubbesinin anlatacak bir hikayesi olduğunu görürüz.

Abdussamed Tosun: istanbul’a ilk kez gelen birine “önce şuraları gör” deseniz, nereleri önerirsiniz?
Ahmet Serhat Arvas: Hiç düşünmeden Sultanahmet, Fatih, Eyüp ve Üsküdar derdim. Çünkü İstanbul’u tanımaya başlamak için sadece turistik yerleri görmek yeterli değil; şehrin tarihini, manevi atmosferini ve kültürel dokusunu birlikte hissetmek gerekiyor ama bütün bunları görmek kadar, bu semtlerde yürümek ve biraz kaybolmak da önemli. Çünkü İstanbul sadece gezilecek yerlerden oluşan bir şehir değil. Bazen bir caminin avlusunda, bazen eski bir çeşmenin kitabesinde, bazen bir sokak isminde karşınıza hiç beklemediğiniz bir tarih çıkar.
Abdussamed Tosun: İstanbul’un tarihini hissetmek isteyen biri hangi tarihi semtlerden başlamalı?
Ahmet Serhat Arvas: İstanbul’un tarihini hissetmek isteyen biri, öncelikle şehrin yedi tepesinden ilk ve en önemli olanına, Ayasofya’nın bulunduğu tepeye gitmeli. Bu tepe, hem Roma hem de Osmanlı döneminde şehrin en önemli merkezlerinden biri olmuş ve her iki medeniyet tarafından da büyük önem verilmiş. Dolayısıyla Ayasofya’nın bulunduğu tepeyi ve çevresini ziyaret etmeden İstanbul’u gerçekten gördüğünü, gezdiğini söylemek kolay değil. Çünkü orası yalnızca birkaç tarihi eserin bulunduğu bir bölge değil; İstanbul’un yüzyıllar boyunca biriktirdiği tarihî ve kültürel hafızanın en yoğun şekilde hissedildiği yerlerden biri. İstanbul’u anlamak isteyen herkes, önce bu tepede durup etrafına bakmalı. Çünkü o manzarada yalnızca bugünkü İstanbul’u değil, yüzyıllar boyunca burada yaşamış medeniyetlerin izlerini de görürsünüz.
Abdussamed Tosun: Kuzguncuk bugün hâlâ eski İstanbul’un ruhunu taşıyor mu, yoksa biz biraz da geçmişteki Kuzguncuk’u mu arıyoruz?
Ahmet Serhat Arvas: Kuzguncuk, İstanbul’da diğer birçok semte göre daha az tahrip olmuş ve bulunduğu konumun da avantajıyla eski hâlini mümkün olduğunca muhafaza etmeye çalışan semtlerden biri. Bu yönüyle hala eski İstanbul’un ruhunu hissettiren nadir yerlerden diyebiliriz. Sokaklarında yürürken, eski evlerinde, dar sokaklarında ve mahalle dokusunda geçmişten kalan izlere rastlamak mümkün. Hatta sadece görüntüsü değil, kokusu ve dokusu bile insana eski İstanbul’u hatırlatıyor. Elbette Kuzguncuk da zamanın ve değişimin dışında kalmadı. Fakat İstanbul’un geçmişini bugüne taşıyabilen, eski mahalle havasını hala hissettiren nadir semtlerden biri olması bakımından ayrı bir yeri var.
Abdussamed Tosun: Balat, Fener, Süleymaniye, Üsküdar, Fatih, Vefa.. İstanbul’un hangi semtinde yürürken “İstanbul gerçekten bu” dersiniz?
Ahmet Serhat Arvas: Ben Fatihliyim. Dolayısıyla Fatih’in benim için apayrı bir önemi ve değeri var. Fakat mesele İstanbul’u gerçekten yaşamak ve anlamaksa, önce “Gerçek İstanbul neresi?” sorusunu sormamız gerekiyor. Gerçek İstanbul, sur içinde kalan bölgedir. Haliç’ten Eyüp istikametine doğru ilerler, Ayvansaray’dan yukarıya döndüğünüzde kara surları başlar. Kara surları Yedikule’de sona erer ve buradan Marmara surları başlar. Marmara surları da Haliç surlarına kadar uzanır ve orada yeniden birleşir. İşte bu surlarla çevrili şehir, tarih boyunca İstanbul olarak anılan şehirdir. Dolayısıyla İstanbul’un tarihini ve ruhunu anlamak isteyenlerin öncelikle bu surların içinde kalan bölgeyi tanıması gerekir. Hadis-i Şerif’te müjdelenen İstanbul da işte bu surlarla çevrili olan İstanbul’dur. Bu sebeple sur içindeki her semtin, her sokağın ve her yapının ayrı bir anlamı ve hikayesi vardır.
Abdussamed Tosun: Tarihi İstanbul’u görmek isteyen birinin mutlaka yapması gereken bir yürüyüş rotası var mı?
Ahmet Serhat Arvas: Eminönü’nden başlamalarını tavsiye ederim. Gülhane Parkı’nın yanından, hatta mümkünse parkın içinden yürüyerek Ayasofya’nın bulunduğu bölgeye çıkabilirler. Burada Ayasofya, Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii gibi İstanbul’un en önemli tarihî yapılarıyla karşılaşacaklar. Buradan rotalarını Çemberlitaş istikametine çevirip Beyazıt ve Süleymaniye yönünde devam edebilirler. Ardından Şehzade Camii’ne, oradan da Fatih Camii’ne geçebilirler. Vakitleri kalırsa Yavuz Sultan Selim Camii’ni de rotaya eklemelerini tavsiye ederim. Fakat şunu da özellikle söylemek gerekir: Bu rota bir gün için oldukça yorucu olacaktır ve aslında İstanbul’u tanımaya yine de yetmeyecektir. Çünkü bu güzergâhın neredeyse her sokağında, her köşesinde görülmesi gereken başka bir eser, başka bir tarihî mekân var. Bu nedenle İstanbul’u gerçekten tanımak isteyen biri için bir günlük gezi yerine, en azından bir haftalık bir rota hazırlamak çok daha mantıklı ve verimli olacaktır. Böylece sadece önemli yapıları görmekle kalmaz, ara sokaklara girip semtleri, eski yapıları ve şehrin gözden kaçan ayrıntılarını da keşfetme fırsatı bulur.

Abdussamed Tosun: İstanbul’da ne yemeliyiz? İstanbul’un mutlaka tadılması gereken geleneksel lezzetleri sizce hangileri? Bir misafiriniz İstanbul’a geldi ve “Bana İstanbul’u sofrada anlat” dedi. Onu hangi yemeklerle tanıştırırsınız? Sultanahmet köftesi, balık ekmek, boza, Vefa bozası, saray mutfağı, işkembeciler.. Hangileri gerçekten İstanbul kültürünün parçası?
Ahmet Serhat Arvas: Hepsi, İstanbul’un bir yanda sokak lezzetleri, diğer yanda saray mutfağı var. Sultanahmet köftesinden balık ekmeğe, boza ve Vefa bozasından işkembecilere, saray mutfağının birbirinden farklı lezzetlerine kadar hepsinin İstanbul kültüründe ayrı bir yeri, ayrı bir tadı var. Aslında önemli olan sadece bunları yemek değil, İstanbul’un bu büyük mutfak zenginliğini fark edebilmek. Bize yüzyıllar boyunca ulaşmış bu nimetlerin kıymetini bilmek ve şükretmek gerekiyor. Zor zamanlardan geçiyoruz. İnsanlar artık çoğu zaman günü kurtarmanın derdinde ve ne yazık ki beslenme alışkanlıklarımız da giderek sağlıksızlaşıyor. Bir zamanlar herhangi bir günün sıradan bir öğünü olan bu semt lezzetleri, bugün yavaş yavaş lükse dönüşüyor. Bugün hala bu lezzetleri yerinde, usulünce ve hakkıyla tadabilene ne mutlu.. Çünkü bazen bir yemeğin tadında yalnızca lezzeti değil, bir şehrin geçmişini ve kültürünü de bulursunuz.
Abdussamed Tosun: İstanbul’da bugün hâlâ eski İstanbul esnaf kültürünü ve mutfağını yaşatan yerler var mı?
Ahmet Serhat Arvas: Var. Hatta istenirse İstanbul’da hala eski esnaf kültürünü ve geleneksel mutfağını yaşatan yerlerin bir listesi yapılabilir. Fakat İstanbul’un güzel taraflarından biri de şu bilen biliyor, merak eden ve araştıran da mutlaka buluyor. Çünkü bu şehirde geçmişten bugüne ulaşmış birçok esnaf dükkanı, lokanta, fırın, tatlıcı, kahveci ve küçük işletme hala yaşamaya devam ediyor. Bunların bazıları ilk bakışta çok dikkat çekmeyebilir. Büyük tabelaları, gösterişli dekorasyonları olmayabilir. Fakat yıllardır aynı işi aynı usulle yapan, tarifini ve mesleğini kuşaktan kuşağa aktaran insanlar var.
Abdussamed Tosun: İstanbul’dayım, nerede soluklanayım? Şehrin telaşından uzaklaşıp bir çay içmek için nereye gidelim? İstanbul’da çayımızı nerede içelim, simidimizi nerede yiyelim?
Ahmet Serhat Arvas: Ben İstanbul’da soluklanmak için genellikle cami avlularını tercih ediyorum. Şehrin gürültüsünden, telaşından ve kalabalığından bir nebze olsun uzaklaşmak için bence çok güzel yerler. Özellikle Süleymaniye Camii ve Yavuz Sultan Selim Camii’nin avlularını tavsiye ederim. Arka avluya çıkıp bir de manzaraya bakın. İstanbul’un bütün telaşı bir anda biraz olsun geride kalıyor. İnsan orada hem şehri seyrediyor hem de kendi içine dönüp nefes alma fırsatı buluyor. Çay içmek için de camilerin çevresinde küçük mekanlar var. Büyük, gösterişli yerler değil küçük ama sıcak, samimi mekanlar.. Bazen İstanbul’un en güzel çayı da tam böyle yerlerde içiliyor. Benim için çayın en güzel olduğu yerler, “Dışarıdan yiyecek ve içecek getirmek yasaktır” demeyen mekanlardır. Yanınıza simidinizi alıp oturursunuz, çayınızı söylersiniz, manzaraya karşı biraz soluklanırsınız. Böyle yerlerin hâlâ var olması gerçekten güzel. İyi ki varlar. İstanbul’da bazen ihtiyacımız olan şey yeni bir mekan keşfetmek değil şehrin içinde kendimize birkaç dakika ayırabileceğimiz sakin bir köşe bulmak. Cami avluları da bunun için hâlâ en güzel adreslerden biri.
Abdussamed Tosun: İstanbul deyince balık ekmek olmazsa olmaz. Balık ekmek için hangi semte gitmeli?
Ahmet Serhat Arvas: Eskiden balık ekmek denince akla Eminönü gelirdi. Şimdi açıkçası hangi semtte yenir, kesin bir şey söyleyemem. Ama bir gün, akşam vakti bir hocamla Eyüp taraflarında, bir teknede balık yediğimi hatırlıyorum. O günün atmosferi ve yediğimiz balığın lezzeti zihnime öyle bir kazınmış ki hala hatırlıyorum. Ardından bize helva ikram etmişlerdi. Belki küçük bir ayrıntı gibi görünüyor ama o akşamı benim için unutulmaz yapan şeylerden biri de buydu. Bazı lezzetler sadece damakta kalmıyor; yaşadığınız anla, mekanla ve insanlarla birlikte hafızaya yerleşiyor.
Abdussamed Tosun: Ben İstanbul’a geldim ama öyle turistik yerlerde dolaşmak istemiyorum, İstanbul’un içinde İstanbul’u yaşamak istiyorum” diyen birini nereye götürürsünüz?
Ahmet Serhat Arvas: Edirnekapı civarında, sur diplerinde dolaştırır ve oradan Haliç tarafına yönlendirirdim. İki sur arasında medfun bulunan Sahabe Efendilerimizi ziyaret ettirirdim. Orada özellikle başınızı yukarı kaldırmanızı isterdim. Çünkü surların üzerinde, aşağıdan geçenlerin başına taş düşmesin diye yapılmış ağlar var. Bir düşünün hemen yanı başınızda Sahabe kabirleri bulunuyor. Bir kapıdan eğilerek geçiyorsunuz. Mekanın manevi havası bambaşka, insanda uyandırdığı heyecan ise apayrı.. İşte İstanbul’un içinde İstanbul’u yaşamak biraz da böyle bir şey. Turistik mekanları gezmekten ziyade, şehrin geçmişine dokunmak, hikâyelerini keşfetmek ve o atmosferi yerinde hissetmek gerekiyor. Elbette bu liste uzar gider. Biz bu mekânları ve taşıdıkları heyecanı, yaptığım online İstanbul atölyelerinde bile bir nebze olsun hissettik. Fakat yerinde görmek, o sokaklarda yürümek ve o atmosferi bizzat yaşamak elbette çok daha farklı.
Abdussamed Tosun: Sabah İstanbul’da uyandık. Kahvaltıyı nerede yapalım? Öğlen acıktık. İstanbul’un hangi esnaf lokantasının kapısını çalalım? Akşamüstü oldu. Biraz yürüyelim, biraz insanları seyredelim. Hangi semte gidelim? İstanbul’da en güzel yürüyüş nerede yapılır? Boğaz kenarında mı, tarihi sokaklarda mı?
Ahmet Serhat Arvas: Üsküdar’dan başlayalım. Sabah vapura binelim; simit ve çay eşliğinde İstanbul’un eşsiz manzarasına karşı kahvaltımızı yapalım. Daha güne başlarken Boğaz’ın havasını içimize çekmiş oluruz. Öğlen Süleymaniye tarafına geçelim ve güzel bir kuru fasulye yiyelim. Ardından Vefa’ya uğrayıp bir boza içelim. Biraz dinlendikten sonra rotamızı Sultanahmet’e çevirelim. İkinci Mahmud Türbesi’ne yakın bir çay ocağında oturup çayımızı içelim, biraz soluklanalım. Ama İstanbul’un güzelliği de tam burada başlıyor. Bu rotaya başka bir yerden başlasaydık, bambaşka sokaklara girer, farklı mekânlara uğrar, başka lezzetlerle karşılaşırdık. İşte İstanbul böyle bir şehir! Bir günlük rota çiziyorsunuz ama şehir size her seferinde başka bir hikâye, başka bir sokak ve başka bir lezzet çıkarıyor. Nereden başlarsanız başlayın, yolunuz mutlaka geçmişten bir iz taşıyan bir yere çıkıyor.

Abdussamed Tosun: Bir kahve içelim ama öyle modern bir kafeye değil, eski İstanbul havasında bir yerde oturalım” desek nereye gideriz?
Ahmet Serhat Arvas: O zaman modern kafeler yerine, oturduğunuz yerden başınızı kaldırdığınızda tarihî bir eser görebileceğiniz mekânları tercih etmek gerekir. Çünkü İstanbul’da kahve içmek için illa gösterişli ve modern bir yere gitmeye ihtiyaç yok. Bazen eski bir yapının gölgesinde, tarihi bir sokağın kenarında ya da geçmişten izler taşıyan küçük bir mekanda içilen kahvenin tadı çok daha farklı oluyor. Bana kalsa yine Topkapı Sarayı civarında bir yerde olurdum. Çünkü o bölgede oturduğunuz zaman sadece kahvenizi içmiyorsunuz etrafınızdaki her ayrıntı size İstanbul’un geçmişinden bir şeyler anlatıyor. Bir tarafta sarayın ihtişamı, diğer tarafta tarihi yapılar, sokaklar ve yüzyılların izleri.. Bence İstanbul’da bir kahvenin güzelliği biraz da manzarasında ve size hissettirdiklerinde saklı.
Abdussamed Tosun: İstanbul’da geceyi nerede tamamlayalım? Sessiz bir sahil mi, tarihi bir meydan mı?
Ahmet Serhat Arvas: Tarihi bir meydanda tamamlayalım. Özellikle Ramazan ayında ise Sultanahmet Meydanı’nı tercih edebiliriz. Oradaki atmosferi anlatmak gerçekten kolay değil; insan yaşayınca anlıyor. Ben de arkadaşlarımla orada iftar yaptığım zamanları hatırlıyorum. Meydanın kalabalığı, tarihî yapıların arasındaki o hava, insanların iftar heyecanı.. O kadar güzel bir atmosfer vardı ki bugün geriye dönüp düşündüğümde, sofrada ne yediğimi değil, o atmosferi hatırlıyorum. Sanırım İstanbul’un bazı yerlerini özel yapan da tam olarak bu. Orada sadece bir şey yaşamıyorsunuz; aynı zamanda bir duyguyu, bir anı ve şehrin ruhunu hafızanıza kaydediyorsunuz. Bu yüzden İstanbul’da geceyi tamamlayacaksak, özellikle Ramazan ayında Sultanahmet Meydanı’nda biraz oturup çevreyi seyretmeyi, insanları izlemeyi ve o atmosferi yaşamayı tercih ederdim. Çünkü bazı akşamlar yediğiniz yemek değil, yaşadığınız hâl hafızanızda kalıyor.
Abdussamed Tosun: Misafirimiz var ve ona İstanbul’un en güzel manzarasını göstermek istiyoruz. Nereden bakalım?
Ahmet Serhat Arvas: Topkapı Sarayı’nın içinde bulunan ve yapımı 1963 yılında tamamlanan Fatih Köşkü’nden Boğaz’a bir kez bakan, sanıyorum bu şehre aşık olur. Öyle bir konumdadır ki buradan şehre baktığınızda, şehrin hakim tepesinde oturan yöneticinin mekanından İstanbul’u seyretme imkânı bulursunuz. Boğaz, Haliç ve şehrin tarihî dokusu önünüzde uzanır. İstanbul’u yukarıdan seyretmenin ve şehrin bütünlüğünü görmenin çok özel bir yolu. Bir diğer yer ise Mimar Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camii’nin avlusu. Buradan Boğaz’a ve Haliç’e baktığınızda İstanbul’un tarihî siluetini çok farklı bir açıdan görürsünüz. Özellikle avluda biraz durup şehri seyretmek, insanın İstanbul’a bakışını değiştirebilir. Bir diğeri de Galata Kulesi’nin balkonu. Buradan şehri 360 derece görebilme imkanınız var. İstanbul’un farklı semtlerini, Boğaz’ı, Haliç’i ve tarihî yarımadayı aynı anda görmek mümkün. Fakat burada önemli bir ayrıntı var, Yanınızda İstanbul’u gerçekten bilen biri varsa, gördüğünüz manzara çok daha anlamlı hale geliyor. Çünkü o zaman sadece binalara ve denize bakmıyorsunuz; karşınızda gördüğünüz her yapının, her semtin ve her siluetin hikayesini de okumaya başlıyorsunuz. İstanbul’u bilen biriyle manzaraya bakmak, aslında şehri seyretmekten çok daha fazlası.
Abdussamed Tosun: Çocukluğumuzdaki İstanbul’dan bugüne kalan, “Buraya mutlaka uğra” diyeceğiniz birkaç yer neresi? İstanbul’da bir semt seçip sadece sokaklarında yürüyerek bir gün geçirmek istesek, hangi semti seçelim?
Ahmet Serhat Arvas: Ayasofya Camii’nin arkasından Gülhane Parkı’nın kapısına inen tarihi Soğukçeşme Sokağı, mutlaka gidilmesi ve görülmesi gereken yerlerden biri. Çünkü tarihî dokusunu büyük ölçüde koruyan, belki de şehrin en özel sokaklarından biri burası. O sokakta yürürken İstanbul’un geçmişten bugüne taşıdığı mahalle havasını hala hissedebiliyorsunuz. Bunun dışında Kapalıçarşı’nın sadece ana bölümünü gezmekle yetinmemek, ara sokaklarında dolaşmak ve farklı kapılarını keşfetmek gerekiyor. Kapalıçarşı, yalnızca alışveriş yapılan bir yer değil kendi içinde ayrı bir dünya ve İstanbul’un yüzyıllardır devam eden ticaret kültürünün önemli bir parçası. Bir de Gülhane Parkı var. İstanbul’un kalabalığı içinde nefes almak, biraz yürümek ve tarihî çevreyi hissetmek için güzel bir durak. Kısacası İstanbul’u sadece görmek değil, hissetmek isteyenler Soğukçeşme Sokağı’na, Kapalıçarşı’nın ara sokaklarına ve Gülhane Parkı’na mutlaka uğrasınlar. Çünkü bazı yerleri gezmekten ziyade, içinde biraz zaman geçirmek gerekiyor. İstanbul’un ruhu da biraz böyle yerlerde kendini gösteriyor.
İstanbul’un gerçek hikayesi sur içinde başlıyor!
Bade Nosa ve Bülent Ortaçgil'den “Serin mavi”
Manisa'nın edebi hafızası tarihi kurşunlu han'da canlandı!
Maison Yirmisekiz, Contemporary Istanbul’da genç sanatçılara alan açıyor!
İbrahim Cuşan ve Abdullah Beyhan’dan ortak çalışma “Aşığım”
Gazeteci Büşra Seyis’in yeni adresi belli oldu!
Pınar Erbaş, gecenin sözü ile ekranlara dönüyor!
Görme engelli sporcuların tandem bisiklet mücadelesi ''Engelsiz pedal''
Tayland'da ''herşey dahil'' dönemi mi başlıyor!
Berika Karadağ: insanların kendi ‘Eylül’lerini duyduğu bir şarkı yaptık..