Saraybosna’nın taşlarına sinmiş bir medeniyetin izleri!
İstanbul herkes için aynı şehir ama herkesin İstanbul’u başka!
09.10.2026 - Cuma 11:17
İstanbul’u anlamak, yalnızca saraylarını, camilerini, meydanlarını ve tarihi yapılarını bilmekten geçmiyor. Bazen bir cumbanın gölgesinde, eski bir kahvehanenin sandalyesinde, bir sahafın raflarında ya da boğaz’a bakan bir pencerede şehrin asıl hikayesiyle karşılaşıyoruz. Aynı şehirde yaşarken İstanbul’u ne kadar tanıyoruz? Her gün önünden geçtiğimiz tarihi bir yapının bize ne anlattığını biliyor muyuz? Başımızı kaldırıp cumbalara, saçaklara, çatılara baktığımızda nasıl bir İstanbul görüyoruz? Bir zamanlar insanların birbirini tanıdığı mahallelerden, bugün aynı apartmanda yaşayanların birbirine yabancı olduğu bir şehre nasıl geldik?
Ve belki de en önemlisi İstanbul’un hangi tarafını kaybettik de bunun farkına bile varmadık? Bu soruların peşine düşerken İstanbul’a yalnızca bir şehir olarak değil, farklı zamanların ve hayatların üst üste biriktiği büyük bir medeniyet hafızası olarak bakmak istedik. İstanbul’u sokaklarında yürüyerek, eski semtlerinde soluklanarak, sofralarına oturarak ve insanlarının hikayelerine kulak vererek konuştuğumuz bu söyleşide, konuğumuz Okuyan Adam olarak tanınan İsa Hıdır oldu. İstanbul’u konuşmak, aslında biraz da kendimizi ve geçmişimizi konuşmak demek. Süleymaniye’den Haliç’e uzanan bir pencereden başlayıp Vefa’nın sokaklarına, Kuzguncuk’un ruhuna, Beyazıt’ın sahaflarına, eski esnaf kültürüne, İstanbul mutfağına ve şehrin manevi mirasına uzanan bir yolculuğa çıktık.
Abdussamed Tosun: İstanbul’da bir pencere seçmek zorunda olsaydınız, hangi semtteki pencereden dışarı bakmak isterdiniz?
İsa Hıdır: Süleymaniye’den Haliç’e ve karşı kıyıya doğru bakan bir evin penceresini seçerdim. Çünkü bu açıdan bakıldığında sadece güzel bir manzara görülmez aynı zamanda İstanbul’un farklı zamanlarını da aynı anda görmek mümkün olur. Bir tarafta kubbeler ve minareler, diğer tarafta Haliç ve boğaz’ın sonsuzluğu, uzakta ise modern şehrin gölgesi. Bu penceren baktığımda, geçmişten bugüne İstanbul’un geçirdiği dönüşümü de rahatlıkla görebilirim. Bir yanda yüzyıllardır varlığını koruyan tarihî yapılar, diğer yanda sürekli değişen ve büyüyen modern şehir.. Bence İstanbul’un geçmişiyle bugünü arasındaki ilişkiyi görmek için böyle bir manzara oldukça anlamlı olurdu.
Abdussamed Tosun: Bir İstanbul sokağında yürürken yukarı bakmayı unutuyor muyuz? Çatıların, cumbaların, saçakların anlattığı İstanbul nedir?
İsa Hıdır: Evet, çoğu zaman sokağı yalnızca bir yerden başka bir yere ulaşmak için kullandığımız bir güzergah olarak görüyoruz. Oysa sokaklarda başımızı biraz yukarı kaldırsak, evlerin insanlara ve gündelik hayata göre nasıl şekillendiğini görebiliriz. Cumbalar mesela, sokağa açılan bir gözlem noktası olmanın yanında ev ile sokak arasındaki ilişkiyi de gösterir. Saçaklar iklime karşı koruma sağlarken, ahşap cepheler ve cephelerin üzerindeki süslemeler ise dönemin yapı geleneğinin ve sanat anlayışının bir yansımasıdır. Bütün bunlar, geçmişte insanların yaşadıkları evlerle ve sokaklarla nasıl bir bağ kurduklarını da anlatır. Belki de sokaklarda kaybettiğimiz en önemli değerlerden biri, yapılarla ve dolayısıyla şehrin geçmişiyle kurduğumuz bu bağın kopmasıdır.
Abdussamed Tosun: İstanbul’da bazen çok zengin bir tarihin içinde çok sıradan bir hayat yaşıyoruz. Bu çelişki size ne düşündürüyor?
İsa Hıdır: Bana, tarihi anlamakla tarihin içinde yaşamanın aynı şey olmadığını düşündürüyor. Bir medeniyetin eserlerinin arasında yaşamak, o medeniyeti ve fikirlerini kendiliğinden devraldığımız ve özümsediğimiz anlamına gelmez. Her gün önünden geçtiğimiz bir caminin, çeşmenin, kitabenin ne anlattığını bilmiyorsak, o eserler zamanla bizim için yalnızca birer dekor haline gelir. Oysa biraz merak edip baktığımızda, bu yapıların her birinin geçmişten bugüne taşıdığı bir hikaye, bir düşünce ve bir hayat biçimi olduğunu görebiliriz. Bu durum sadece İstanbul’a özgü de değildir. İnsan, en çok da alıştığı şeyin anlamını kaybetmeye yatkındır. Bir şey hayatımızın parçası haline geldikçe, onun değerini ve bize anlattığı hikâyeyi fark etmemeye başlayabiliyoruz.

Abdussamed Tosun: Bir yanda saraylar, diğer yanda mahalle araları peki İstanbul’un asıl hikayesi nerede?
İsa Hıdır: İkisini birbirinden ayırmadan cevap vermek daha doğru olur. İstanbul’un hikayesi, bence bu ikisinin arasındaki ilişkide saklı. Saraylar iktidarın ve devletin tarihini anlatır. Mahalleler ise insanların nasıl yaşadığını, nasıl geçindiğini, nasıl dayanıştığını ve gündelik hayatı nasıl geçirdiğini gösterir. Çünkü bir şehri yalnızca yönetenlerin üzerinden okumak, o şehrin asıl hayatını eksik bırakır. Sadece saraylara bakarsak İstanbul’u hükümdarlardan ve yönetim kadrosundan ibaret, sadece mahallelere bakarsak da halktan ibaret sanırız. Oysa İstanbul’u İstanbul yapan şey, bu farklı hayatların aynı şehir içerisinde birbirleriyle kurduğu ilişkidir. İstanbul’un hikâyesini anlamak için saraydan çıkıp mahalle aralarında dolaşmayı, insanları ve hayatı gözlemlemeyi, sonra bu bilgilerle yeniden saraya dönmeyi tercih ederdim. Böyle baktığımızda İstanbul’un yalnızca nasıl yönetildiğini değil, nasıl yaşandığını da anlayabiliriz.
Abdussamed Tosun: İstanbul’u anlamak için müzeye mi gitmeli, kahvehaneye mi oturmalı?
İsa Hıdır: İkisine de gitmeli, ikisinin de havasını koklamalı. Müzede sanatın, zanaatın, devletin ve maddi kültürün izlerini takip ederiz. Geçmişten kalan eserler üzerinden insanların nasıl ürettiğini, neye değer verdiğini ve nasıl bir hayat kurduğunu anlamaya çalışırız. Kahvehanede ise insanların bir araya gelişini, gündelik konular ve siyasetle ilgili sohbetlerini, toplumsal ilişkilerini gözlemleriz. Çünkü bir şehri anlamak yalnızca geride bıraktığı eserlere bakmakla değil, insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu görmekle de mümkün. Bulursak eğer tarihi bir kahvehanede oturup insanları gözlemek ve tarihi yaşamak ise ayrıca kıymetli olur. Bazen bir müzede gördüğümüz bir eserin anlattığını, kahvehanede insanların sohbetlerini dinlerken çok daha farklı bir şekilde hissedebiliriz.

Abdussamed Tosun: İstanbul deyince aklımıza ne gelmeli? Bir şehir mi, bir medeniyet mi, yoksa koca bir mazi mi?
İsa Hıdır: İstanbul bunların hepsidir ama hiçbiri tek başına İstanbul’u anlatmaz. Tarihi açıdan birçok imparatorluğa başkentlik yapmış ve onların her yönden izlerini taşıyan, bugün ise milyonlarca insanın yaşadığı canlı bir kenttir. Bu nedenle İstanbul’a yalnızca geçmişin bir mirası olarak bakmak da, sadece bugünün büyük ve kalabalık şehri olarak değerlendirmek de eksik kalır. İstanbul’u yalnızca bir mazi olarak görmek bugünü ihmal etmek, bugüne bakarak değerlendirmek ise tarihi ihmal etmek demek olur. Çünkü bugün gördüğümüz birçok şeyin arkasında geçmişten gelen izler, alışkanlıklar ve birikimler vardır. İstanbul deyince aklımıza gelecek olan şey, bu farklı katmanların birbiriyle ilişkisini anlamak olmalı. Geçmişiyle bugünü aynı şehirde buluşturan bu ilişkiyi kurabildiğimiz ölçüde İstanbul’u daha doğru okuyabiliriz.
Abdussamed Tosun: Eskiden İstanbul’da insanlar birbirlerini daha çok tanırdı. Bugün aynı apartmanda yaşayan insanların birbirine yabancılaşmasını nasıl okumalıyız?
İsa Hıdır: Mahalle ilişkilerini mümkün kılan koşullar değişti/değiştirildi çünkü. Hızlı kentleşmenin getirdiği soğukluk, göç ile beraber insanların hızla birbirine yabancılaşması, çalışma hayatının şekil değiştirmesi, uzun ulaşım süreleri ve ekonomik zorluklar gibi birçok sebep sayabiliriz. Eskiden insanların gündelik hayatları daha çok aynı mahalle içinde geçiyor, insanlar birbirlerinin hayatından daha kolay haberdar olabiliyordu. Bugün ise şehir hayatının temposu, insanları aynı binada hatta aynı katta yaşarken bile birbirinden uzaklaştırabiliyor. Eski mahalle kültürünü birebir geri getiremeyeceğimize göre, adına modern dediğimiz şehir hayatında insanların birbirine güvenebileceği, dayanışma gösterebileceği ve birbirinden haberdar olabileceği alanlar oluşturmanın çaresine bakmalıyız. Çünkü değişen sadece mahallelerin yapısı değil, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkinin biçimi de oldu.
Abdussamed Tosun: Sizce İstanbul’un en çok hangi tarafını kaybettik ama fark etmedik?
İsa Hıdır: Bence İstanbul’un en çok “yavaşlama” tarafını kaybettik. Bu yavaşlığın içinde amaçsızca dolaşabilme hakkımızı kaybettik. Bir yere yetişme derdi olmadan sokaklarda gezinmek, tanımadığımız bir dükkâna girip sohbet edebilmek, bir köşe başında oturup etrafı seyretmek, bir ağacın gölgesine sığınıp saatlerce kitap okumak… Bunlar, şehirle kurduğumuz ilişkinin niteliğini de değiştirir. Çünkü bazen bir şehri anlamak için bir yere varmak değil, sadece yolda olmak gerekir. Bugün ise çoğu zaman İstanbul’u yaşamak yerine İstanbul’un içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Şehri sürekli tüketilecek bir araç olarak gördüğümüzde sokakların ve mekanların anlamını da kaçırıyoruz. Belki de kaybettiğimiz şey yalnızca yavaşlık değil, şehri fark ederek yaşama biçimimizdir.
Abdussamed Tosun: İstanbul neden yüzyıllardır insanları kendisine çekiyor? Şehrin insanı kendisine bağlayan görünmeyen bir tarafı mı var?
İsa Hıdır: Bu sorunun cevabını verirken İstanbul’un tarihî birikiminden, coğrafi konumundan ve kültürel çeşitliliğinden yararlanarak farklı cümleler kurabiliriz. Ancak bence İstanbul’u gizemli yapan şey, insanı kendine bağlayan kişisel bir tarafının olması. Herkes kendi İstanbul’unu kurar. Birinin İstanbul’u vapur iskelesidir, birinin Sahaflar Çarşısı, birinin tarihî sokaklar, bir diğerinin ise Boğaz kıyısında geçirdiği bir akşamdır. İnsan, kendi hatırasını ve hayatından bir parçayı bu şehirde bulur. Bu nedenle İstanbul herkes için aynı şehir olsa da herkesin zihninde ve kalbinde farklı bir anlam taşır. İstanbul belki de herkesin kendini aradığı, kendi hikayesinden bir parça bulduğu şehir olmasından dolayı kendine çeker herkesi.

Abdussamed Tosun: İstanbul’un eski fotoğraflarına baktığımızda sadece binaları değil, insanların yüzlerindeki başka bir İstanbul’u da görüyoruz. Sizce ne değişti?
İsa Hıdır: Yalnızca şehir değil değişen. İnsanların şehirle kurduğu ilişki ve hayatın yaşam temposu da değişti. Eski fotoğraflardaki kıyafetler, sokak satıcıları, ulaşım araçları, vakit geçirme yerleri ve insanların bir arada bulunma biçimleri bugünkünden başka bir hayatı anlatıyor. Fotoğraflara bakınca bugün olmayan aidiyeti de görüyoruz çoğu zaman. İnsanların aynı sokakta, aynı meydanda ya da aynı dükkân çevresinde birbirleriyle kurduğu ilişkiler, şehrin daha farklı bir sosyal yapıya sahip olduğunu gösteriyor. O aidiyet bugünkü şehirlerde olmayan bir duygu. Tabi bunları söylerken fotoğrafların “seçici” olduğunu da unutmamak gerekir. Bir anı temsil eden fotoğraf, o anın ait olduğu zaman dilimindeki tüm yaşamı temsil etmez. Bu nedenle eski fotoğraflara bakarken yalnızca geçmişi idealize etmek yerine, bize neyi gösterdiğini ve neyi göstermediğini de düşünmek gerekir.
Abdussamed Tosun: Sizce İstanbul’u anlamak için önce tarihini mi okumalıyız, yoksa sokaklarında mı yürümeliyiz?
İsa Hıdır: Okumadan sokağa çıkmak, sokağa çıkmadan okumak zihnimizin anlam yolculuğunun boş sonuçlanmasına sebep olur. Bence ikisini birbirinden ayırmamak gerekir. Öncesinde okuyup bilgi almadan çıktığımız sokaklar hoş bir manzaradan öteye geçmez. Mesela Süleymaniye civarına gitmeden önce bölgeyle ilgili okuma yapmazsanız camiyi, caminin çevresindeki sosyal kurumları, külliyelerin işlevini ve bu yapıların neden orada bulunduğunu tam olarak göremezsiniz. Sadece okumayla kalırsak da yapıların birbiriyle ve sokakla, yani insanla kurduğu ilişkiyi göremeyiz. Bu nedenle İstanbul’u anlamak için hem okumak hem yürümek, öğrendiklerimizi sokakta karşılaştırmak ve şehrin içinde gözlemlemek gerekir. Ancak o zaman tarihî bilgiyi yalnızca zihnimizde tutmakla kalmayıp, şehrin kendisinde de karşılığını bulabiliriz.

Abdussamed Tosun: İstanbul’a ilk kez gelen birine “önce şuraları gör” deseniz, nereleri önerirsiniz?
İsa Hıdır: İlk ziyaret için tarihî merkezini, Haliç’i ve Boğaz’ı birlikte görmesini isterdim. Buradan başlayan yolculuğun bakış açısı, gezilen her yeri etkiler. İstanbul’u yalnızca tek bir bölgeden görmek yerine, farklı semtlerini ve şehrin farklı yüzlerini birlikte tanımak daha doğru olur. Sultanahmet ve Sarayburnu, Süleymaniye ve Vefa, Balat ve Fener, Üsküdar ve Kuzguncuk’la beraber Boğaz kıyısı.. Buraların mutlaka gezilmesi lazım. Bu güzergahlar, İstanbul’un tarihini, mimarisini, mahalle kültürünü ve Boğaz’la kurduğu ilişkiyi aynı yolculuk içinde görme fırsatı verir. İlk kez gelen birinin İstanbul’a dair zihninde bir bütünlük oluşması açısından bu bölgeler iyi bir başlangıç olur.
Abdussamed Tosun: İstanbul’un tarihini hissetmek isteyen biri hangi tarihi semtlerden başlamalı?
İsa Hıdır: Tabii ki Sur İçi diye isimlendirilen Fatih ilçesinin semtlerinden başlamalı. Beyazıt, Süleymaniye, Vefa ve Zeyrek hattı, İstanbul’un eğitim, din, ticaret ve gündelik yaşamını beraber incelemeye fırsat verir. Bu bölgelerde yürürken yalnızca tarihî yapıları değil, bu yapıların çevresinde şekillenen şehir hayatını da görmek mümkün. Ardından Eminönü’ne inip Haliç boyunca Eyüp’e geçmek başka bir yolculuk olur. Beşiktaş’ın Arnavutköy semti mesela. Buradaki evlerin dili olsa da konuşsa keşke. Öyle yapılar var ki, yalnızca mimarileriyle değil, taşıdıkları geçmişle de insanda merak uyandırıyor. Sirkeci, Cağaloğlu, Gülhane, Sarayburnu hattı ise tarihin içinde yürümek gibi. Her sokakta, her yapıda ve her köşe başında İstanbul’un farklı bir dönemine ait bir iz bulmak mümkün.
Abdussamed Tosun: Kuzguncuk bugün hâlâ eski İstanbul’un ruhunu taşıyor mu, yoksa biz biraz da geçmişteki Kuzguncuk’u mu arıyoruz?
İsa Hıdır: Hem taşıyor hem de arıyoruz sanırım. Kuzguncuk’taki tarihî evler, dar sokaklar, farklı dinî grupların geçmişine dair izler hâlâ görülebilir. Bu yönüyle semt, eski İstanbul’dan bazı izleri bugüne kadar taşımayı sürdürüyor. Fakat bugünkü yaşam geçmişteki yaşamın devamı değildir. Bir semtin eski görüntüsünü koruyor olması, eski yaşamını ve o dönemin sosyal ilişkilerini de koruduğu anlamına gelmez. Bugün Kuzguncuk’ta geçmişin izleriyle bugünün hayatı bir arada bulunuyor. Her ne olursa olsun Kuzguncuk’un her zaman “kendine has” bir havası olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Belki de semti özel kılan şey, geçmişten kalan bu izlerle bugünün yaşamını aynı sokaklarda buluşturabilmesidir.
Abdussamed Tosun: İstanbul’da ne yemeliyiz? Mutlaka tadılması gereken geleneksel lezzetler hangileri?
İsa Hıdır: İstanbul’un mutfağını tek bir yemekle anlatmak hem İstanbul’a hem de yemeklere haksızlık olur. Bu kadar farklı kültürü bünyesinde barındıran bir şehrin yemek kültürü de çok çeşitli olmak zorundadır. İstanbul’un mutfağını anlamak için yalnızca belirli yemeklere değil, bu yemeklerin şehirde nasıl bir kültür oluşturduğuna da bakmak gerekir. Farklı dönemlerden ve farklı kültürlerden gelen lezzetlerin bir araya gelmesi, İstanbul mutfağını da kendine özgü bir hale getiriyor. Mutlaka tavsiye vermek gerekirse, Boğaz’da simit, çay ve ayran ikilisini tek geçerim. Bazen İstanbul’un lezzetini anlamak için çok özel bir yemek aramaya da gerek yok güzel bir manzara eşliğinde simit ve çayın, hatta yanında ayranın verdiği o sade keyif bile şehri hissettirmeye yeter.

Abdussamed Tosun: Bir misafiriniz İstanbul’a geldi ve “Bana İstanbul’u sofrada anlat” dedi. Onu hangi yemeklerle tanıştırırsınız?
İsa Hıdır: Tek bir mekana götürmek yerine gün boyu farklı lezzet duraklarına götürmeyi tercih ederdim. Çünkü İstanbul’u sofrada anlatmak için tek bir yemeğin ya da tek bir mekanın yeterli olacağını düşünmüyorum. Sabah mutlaka çay ve simitle başlardı. Öğlen tarihî yarımadada eski ve salaş bir esnaf lokantasında yemek yerdik. Böyle bir yerde sadece yemeği değil, İstanbul’un eski esnaf kültürünü ve gündelik hayatını da biraz olsun hissetmek mümkün olur. Haliç’e bakan bir mekânda bol köpüklü kahve olmazsa olmaz. Akşam Üsküdar’da günbatımı eşliğinde bir mevsim balığı, daha sonra ise Vefa’da boza içerek günü tamamlardım. Böylece İstanbul’u sadece yemekleriyle değil, farklı semtleri, manzaraları ve o sofraların taşıdığı şehir kültürüyle de anlatmış olurduk.
Abdussamed Tosun: Sultanahmet köftesi, balık-ekmek, boza, Vefa bozası, saray mutfağı, işkembeciler… Hangileri gerçekten İstanbul kültürünün parçası?
İsa Hıdır: Hepsi farklı ölçülerde ve farklı anlamlarda İstanbul’un yemek kültürünün bir parçası. Sultanahmet köftesi, balık-ekmek, boza, Vefa bozası, saray mutfağı ve işkembeciler, şehrin farklı dönemlerine ve farklı yaşam biçimlerine dair izler taşıyor. Ancak bunların yalnızca İstanbul’a özgü olduğunu söylemek de doğru olmaz. Bu lezzetlerin bazıları başka şehirlerde ve bölgelerde de karşımıza çıkabilir. Burada önemli olan, bu yemeklerin İstanbul’da nasıl bir geçmiş ve kültür içerisinde yer edindiğidir. Dolayısıyla İstanbul’un yemek kültürünü değerlendirirken sadece yemeğin kendisine değil, şehrin hayatındaki yerine de bakmak gerekir.

Abdussamed Tosun: İstanbul’da bugün hala eski İstanbul esnaf kültürünü ve mutfağını yaşatan yerler var mı?
İsa Hıdır: Evet, sayıları çok az da olsa var diye düşünüyorum. Yalnız bir dükkânın eski olması tek başına esnaf kültürünü sürdürdüğü anlamına gelmez. Esnaf kültürü; müşteriyi tanımak, yaptığı işin sorumluluğunu bilmek, ihtiyaç sahibini doyurmak, mesleki bilgisini aktarmak ve çevresiyle süreklilik taşıyan ilişkiler kurmak demektir. Yani burada mesele sadece bir dükkanın kaç yıllık olduğu değil, o dükkânın çevresiyle ve insanlarla nasıl bir ilişki kurduğudur. Tarihi yarımadada bazı küçük lokantalar, sahaflar, aktarlar bu kültürün izlerini aramak için doğru yerler olabilir. Bu tür yerlerde hala geçmişten gelen bazı alışkanlıkları ve esnaf-müşteri ilişkilerini görmek mümkün. Ancak bugünkü ticaretin turistlere ve modern pazara dönük olduğunu da unutmamak gerekir. Bu nedenle eski esnaf kültürünün bütün yönleriyle devam ettiğini söylemek yerine, bazı yerlerde bunun izlerinin hala yaşadığını söylemek daha doğru olur.
Abdussamed Tosun: İstanbul’dayım, nerede soluklanayım? Şehrin telaşından uzaklaşıp bir çay içmek için nereye gidelim?
İsa Hıdır: Çayınızı içerken mutlaka tarihi bir mekânda bulunmanız gerekmez. Bazen İstanbul’u en iyi anlamanın yolu, bir kıyı bankında oturup şehrin nasıl aktığını izlerken çayı yudumlamaktır. İnsanların gelip geçişini, vapurların hareketini, şehrin sesini izlemek bile İstanbul’la başka türlü bir bağ kurmanızı sağlar. İlla sakinlik ararsanız, tarihî yarımadaya bakarak içmek için Süleymaniye’yi, hoş bir Boğaz esintisi eşliğinde içmek için Kuzguncuk’u, günbatımının şahitliğinde içmek için ise Üsküdar’ı tavsiye ederim. Her birinin manzarası ve havası farklıdır ama ortak noktaları, İstanbul’un telaşından biraz uzaklaşıp şehri seyretmeye fırsat vermeleridir.
Abdussamed Tosun: İstanbul deyince balık-ekmek olmazsa olmaz. Balık-ekmek için hangi semte gitmeli?
İsa Hıdır: Balık-ekmek denince ilk akla gelen yer tabii ki Eminönü ve civarıdır. Yıllardır hem balık ticaretinin hem de bu lezzetin merkezi olmuştur. İstanbul’a gelen biri için Eminönü’nde balık ekmek yemek, bir anlamda şehrin eski yeme-içme kültürünün de parçası haline gelmiştir. Ancak değişen yaşam şartları ve gelir kaygıları sebebiyle eski balık ekmek kültürü maalesef kalmadı. Eskiden yemeğin kendisi kadar o ortamın, esnafın ve sokak kültürünün de bir anlamı vardı. Bugün ise birçok yerde bu kültür tamamen hızlı satışa yönelik, hijyenden uzak bir hal aldı. Dolayısıyla Eminönü hala balık-ekmek denince akla gelen ilk yer olsa da, eski kültürün aynı şekilde devam ettiğini söylemek zor.
Abdussamed Tosun: “Bir kahve içelim ama modern bir kafede değil, eski İstanbul havasında bir yerde oturalım” desek nereye gideriz?
İsa Hıdır: Çorlulu Ali Paşa Medresesi çevresini veya Vefa’yı düşünürdüm. Bu bölgelerde modern kafelerin kalabalığından biraz uzaklaşıp, İstanbul’un eski dokusunu daha yakından hissetmek mümkün. Tarihi bir yapı içinde oturup kahveyi yudumlarken etrafı gözlemlemek her zaman keyifli olmuştur. Bir yandan kahvenizi içerken bir yandan da bulunduğunuz mekanın geçmişini, çevresindeki yapıları ve sokaktaki hareketliliği izleyebilirsiniz. Bence İstanbul’da kahve içmeyi güzel yapan şeylerden biri de kahvenin kendisinden çok, onu nerede ve nasıl içtiğinizdir.

Abdussamed Tosun: İstanbul’da geceyi nerede tamamlayalım? Sessiz bir sahil mi, tarihî bir meydan mı?
İsa Hıdır: O gün İstanbul’da neler yaptığına bağlı olarak değişir tabii. İstanbul’da geçirilen günün nasıl geçtiği, geceyi nerede tamamlayacağınızı da belirler. Uzun bir tarihî yürüyüşün ardından Üsküdar’ın Salacak kıyısında oturup, Kız Kulesi’nin ışıkları eşliğinde karşı kıyıyı izleyerek tamamlamak da olabilir; günün sonunda biraz daha hareketli bir rota tercih edilecekse Taksim Meydan’dan başlayıp İstiklal’den yürüyerek Karaköy’e inmek de olabilir. Biri insana İstanbul’un sakinliğini ve manzarasını, diğeri ise şehrin gece hayatını ve hareketliliğini hissettirir. İki seçenek de günün sonunda İstanbul’la farklı bir şekilde vedalaşmak için güzel bir yol olur.
Abdussamed Tosun: İstanbul’da hangi sahafları gezelim, kitap kokusunu seven birini hangi semtlere gönderirsiniz?
İsa Hıdır: Birbirinden farklı kitap çevrelerini görmeni sağlayacak birkaç durak önerirdim. Öncelikle Beyazıt’ta bulunan Sahaflar Çarşısı tabii ki ilk durak olmalı. Burası İstanbul’un kitap ve sahaf kültürü denince akla gelen en önemli yerlerden biri. Ancak buradaki esnaf kültürünün de maalesef değiştiğini unutmamak gerekir. Sahaflar Çarşısı’nın geçmişteki ruhuyla bugünkü hali arasında bazı farklılıklar var. Daha sonra, eskisi kadar sahaf kalmasa da Cağaloğlu-Sirkeci hattına gönderirdim. Bu bölgelerde yürürken geçmişte İstanbul’un yayıncılık ve kitap dünyasının nasıl şekillendiğini de düşünmek mümkün. Daha sonra ise Beyoğlu’nun ara sokaklarına geçerdim. Her biri farklı bir kitap çevresi ve farklı bir İstanbul hikâyesi sunuyor. Kitap kokusunu seven biri için bu rotanın en güzel tarafı da sadece kitap aramak değil, İstanbul’un kitapla kurduğu eski ilişkiyi de hissetmek olur.
Abdussamed Tosun: Peki hocam son olarak İstanbul'un manevi mirası büyük camilerin ötesinde neleri bilmeliyiz?
İsa Hıdır: İstanbul’un manevi mirasını yalnızca büyük camiler üzerinden okumak eksik kalır. Bu mirasın içinde medreseler, tekkeler, türbeler, mezarlıklar, çeşmeler, kütüphaneler ve insanların günlük hayatlarına dokunan hayır kurumları vardır. Bunların her biri, geçmişte insanların inançlarını, hayat anlayışlarını ve toplumla kurdukları ilişkileri anlamamız açısından önemli izler taşır. Ayrıca İstanbul’un çok çeşitli dinî ve kültürel yapısını düşündüğümüzde bu listeyi daha da zenginleştirebiliriz. Farklı inançların ve kültürlerin şehirde bıraktığı izler de İstanbul’un manevi ve kültürel hafızasının bir parçasıdır. Şunu da eklemem lazım manevi mirası anlamak, yalnızca yapıları bilmek değil, onları inşa eden insanların duygu ve düşünce dünyasını anlamaya çalışmak, en az onlar kadar gayret etmek ve daha iyilerini üretmek için çalışmak demektir. Çünkü geçmişten kalan bu mirası sadece korumak değil, onun bize ne anlattığını anlayarak geleceğe taşıyabilmek de önemlidir.
Saraybosna’nın taşlarına sinmiş bir medeniyetin izleri!
İstanbul herkes için aynı şehir ama herkesin İstanbul’u başka!
Hayri Ülgen’den Anadolu futbolunu ''Alt ligler'' ile ekrana taşıyacak!
İpek Aytimur’dan Surp Levon’da “Lirik ve klasik” resitali!
Bir aşkın ardından kalan son söz “seni seviyorum”
Aşk Tesadüfleri Sever 3 için geri sayım başladı!
Rabia Ilgaz’ın “Nâr-ı Muhabbet” kitabı okurlarla buluştu!
Ata Demirer’in yeni filmi “Pervaneler”in çekimleri başladı!
Leyla The Band, Harbiye’de müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşattı!
Gastro Afyon turizm ve lezzet festivali coşkulu bir finalle sona erdi!